31 Ağustos 2018

BASINA VE KAMUOYUNA

Gözaltında Zorla Kaybetme İnsanlığın Bir Utancı, Uygarlığımızın Kara Deliğidir.
Hakikat ve Adalet Mücadelesi Yürüten Cumartesi Anneleri Sadece Türkiye’nin Değil Tüm Dünyanın Yüz Akı ve Onurudur.
Cumartesi Anneleri Yasaklanamaz!

Geçen hafta Cumartesi Annelerine yönelik kolluk güçlerinin utanç verici saldırısı gün geçtikçe vicdanlarımızı daha da yoğun bir şekilde sızlatıyor. Çünkü akıl tutulması devam ediyor: Şiddete maruz kalan, gözaltına alınan Cumartesi Annelerinden özür dilenip, sorumlular hakkında derhal soruşturma başlatılacağına, eleştirilere kulak tıkayan siyasal iktidarın her düzeyden temsilci ve sözcüsü tarafından anneleri değersizleştirip müdahaleyi savunan, meşrulaştırmaya çalışan açıklamalar yapılıyor.

Bu bağlamda yapılan bir açıklama da AKP sözcüsü Ömer Çelik’ten geldi. Sayın Çelik, açıklamasında AKP Genel Başkanının Başbakanlığı döneminde annelerin kabul edilmesi ile ilgili olan tutum ile son ortaya çıkan müdahale arasında bir çelişkinin olmadığını iddia etti. Yanı sıra Cumartesi Annelerine bundan böyle izin verilmeyeceğini duyurdu. Gerekçede Cumartesi Annelerinin eylemi bazı gruplar tarafından araç haline getiriliyormuş.

Evet sayın sözcü, her iki tutumunuz arasında çelişki var, hem de bayağı yaman bir çelişki…

Eğer ki 2011 yılında Dolmabahçe’de gerçekleşen söz konusu buluşmada başta Berfo Ana olmak üzere, Cumartesi Annelerine verilen sözler tutulsaydı, konunun önem ve hassasiyetine uygun, o gün de bugün de aynı derecede acil olan adımlar atılsaydı, kararlar alınsaydı çelişki olmadığı iddiası bir inandırıcılık taşırdı.

Defalarca belirttiğimiz gibi Türkiye’de gözaltında zorla kaybedilen kişilere ait onlarca dosya iç hukukta bir sonuç alınamadığı için, failler açısından koruyucu ve teşvik edici bir olgu olan cezasızlıkla sonuçlandığı için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) taşındı. Bu dosyaların büyük bölümünün yargı süreci AKP iktidarı zamanında yaşandı ve sonuçlandı. AİHM, karara bağladığı çok sayıdaki dosyada devletin mutlak sorumluluğu olduğunu, kayıp iddialarını etkin, şeffaf ve bağımsız biçimde araştırmadığını, sorumluları açığa çıkarıp cezalandırmadığını, kayıp yakınlarının acılarını dindirecek telafi ve onarım süreçlerini işletmediğini belirterek Türkiye’yi mahkûm etmiştir.

Peki buna karşın, kesintisiz 16 yıldır iktidarda olan AKP hükümetleri, bilhassa da 2011 yılındaki sözü edilen buluşmadan bu yana ne yaptı? Kayıp iddialarını etkin, şeffaf ve bağımsız biçimde soruşturdu mu? Cezasızlık ile mücadele etti mi? Kayıp yakınlarının umutlarının mutlak biçimde yok eden zaman aşımı sorununu ortadan kaldırdı mı? İnsanlığa karşı suç olarak kabul edilen bu ağır insan hakları ihlalini önlemede çok önemli ve etkin bir enstrüman olan Birleşmiş Milletler’in kısaca “Kayıplar Sözleşmesi” olarak bilinen “Bütün Kişilerin Zorla Kaybedilmeden Korunmasına Dair Uluslararası Sözleşmesi”ni hiçbir çekince koymadan imzalayıp uygulamaya geçirdi mi?

Yeri gelmişken bu sözleşmeye özel olarak vurgu yapmak istiyoruz. Sözleşme;

  • Zorla kaybetme eylemlerini mutlak olarak yasaklar (Yani fiili savaş durumu, savaş tehdidi, ülke içinde siyasal istikrarsızlık veya başka herhangi bir kamusal acil durum dahil olmak üzere, hangi istisnai koşullar söz konusu olursa olsun, bunlar zorla kaybetme eylemleri için gerekçe olarak ileri sürülemez) .
  • Taraf devletleri, zorla kaybetmeyi suç haline getirecek düzenlemeleri yapmakla ve kayıpların soruşturulması için gerekli önlemleri almakla yükümlü kılar.
  • Zorla kaybetme eylemlerinin insanlığa karşı işlenmiş suç olması nedeniyle zaman aşımı kuralı işletilemez der.
  • Sadece kaybetme eylemini doğrudan yapanları ve yönetenleri değil, emrindeki kişilerin zorunlu kaybetme suçunu işlediklerine dair açık bilgileri göz ardı eden; zorunlu kaybetme eylemlerini engellemek ve bastırmak için gerekli ve makul önlemleri almayan; işlenen suçların soruşturulması ve kovuşturulması için yetkili birimleri harekete geçirmeyen amirleri de işlenen suçtan dolayı sorumlu tutar.
  • Mağdurların gerçeği bilme, zorla kaybetme eylemlerinden doğan zararlarının maddi ve manevi olarak karşılanması ve onarım haklarını güvence altına alır. (Sözü edilen tazminat hakkı gerektiği durumlarda eski hale iade, rehabilitasyon, kişinin onur ve şerefinin iadesini de kapsayacak şekilde tatmin ve ihlalleri tekrar etmeme garantisi gibi tazminat biçimlerini de içerir.)

Aslında yerine getirilmeyen AİHM kararlarıyla sözleşme maddeleri birlikte değerlendirildiğinde sözleşmenin neden imzalanmadığı çok açık bir şekilde anlaşılmaktadır.

Ayrıca şunu da defalarca dile getirdik: Cumartesi Anneleri, Türkiye’nin en demokratik, şeffaf ve barışçıl eylemini gerçekleştiriyorlar. Evrensel insan hakları ilke ve değerlerine dayanan çok yalın ve net kuralları var. Bu güçlü nitelikleri eylemin araçsallaştırılmasına hiçbir şekilde izin vermez. Tıpkı 700 haftada vermediği gibi… Aksini iddia etmek siyasal çıkarlar uğruna hakikati çarpıtmaktan başka bir şey değildir. Maalesef, koşul ve sınırları insan hakları tarafından belirlenmiş demokrasiyi bir değer olarak içine sindirememiş tüm iktidarlar dünyanın her yerinde bu tür siyasal çarpıtmalar yaparlar: Arjantin’de de cuntacı generaller kaybedilen yakınlarını arayan Mayıs Meydanı Annelerini deli olarak nitelemiş, başkaları tarafından kullanıldıklarını söylemişlerdi. Ancak, bugün tüm dünya cuntacı generalleri değil, Mayıs Meydanı Annelerini saygı ile hatırlıyor ve anıyor…

Ağır ve ciddi bir hak ihlali olarak gözaltında zorla kaybetme insanlığın bir utancı, uygarlığımızın kara deliğidir. Bu nedenle hakikat ve adalet mücadelesi yürüten Cumartesi Anneleri sadece Türkiye’nin değil tüm dünyanın yüz akı ve onurudur. Taşıdığı değerler ve sahip olduğu doğası gereği eylemleri hiçbir şekilde yasaklanamaz ve engellenemez. İstedikleri her yerde, istedikleri her zaman hakikati dile getirirler, akıl ve vicdanlara seslenirler…

 İnsan Hakları Derneği

Türkiye İnsan Hakları Vakfı

Paylaş