Ülkemizde aileleri ile birlikte milyonların doğrudan mağduriyetine yol açan “insan hakları ve ifade özgürlüğü” alanında yaşanan sorunlar karşısında “IV. Yargı paketine”, “İnsan Hakları ve Düşünce Özgürlüğü ….Dair Kanun Tasarısı” adı verilerek hürmetsiz bir tutum sergilenmektedir.

Kamuoyu tarafından IV. Yargı Paketi olarak bilinen “İnsan Hakları ve Düşünce Özgürlüğü Bağlamında Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı” 07 Mart 2012 tarihinde Bakanlar Kurulu tarafından TBMM Başkanlığına sunuldu.

Hükümet çevreleri tarafından bir süredir çeşitli vesilelerle “Türkiye‘nin demokratikleşmesi ve barışın tesisi bakımından önemli bir adım olacağı” sık sık dile getirilen ancak içeriği kamuoyundan adeta sır gibi saklanan Tasarı, kapsam bakımından genel olarak beklentilerin çok gerisinde kaldı ve memnuniyetsizliğe yol açtı.

Düşünce ve ifade özgürlüğü başta olmak üzere, özellikle siyasal hakların kullanımı önündeki engellerin kaldırılmasına, uluslararası ve ulusal insan hakları örgütlerinin de ısrarla dile getirdiği gibi bütünlüklü bir yaklaşımla insan haklarının korunmasına ve ihlallerin sona erdirilmesine yönelik kapsayıcı bir düzenleme olacağına dair beklentiler, “insan hakları ve düşünce özgürlüğü bağlamında değişiklik” başlığını taşımasına rağmen, bu Tasarı ile karşılanabilir olmaktan uzaktır.

HUKUK GÜVENLİĞİNİ ZEDELEMEYİN!

Son dönemlerde yasama faaliyetine hakim olan kaygı verici zihniyet bu Tasarıda da kendini göstermektedir.  İnfaz Yasasındaki değişiklikle,“toplum güvenliğini tehlikeye sokmak”, Terörizmin Finansmanı Yasasıyla, “makul sebepler, terörist” gibi hukuk uygulamasına soyut ve keyfi davranmaya açık kavramlar getiren bu yaklaşım,  yeni Tasarıda da yine “açık ve yakın tehlike”“meşru göstermek”“övmek”“teşvik ve telkin edici olmak” gibi hukuken ve siyaseten üzerinde oydaşma sağlanmamış, muğlak ve esnek kavramlar kullanarak kendini göstermektedir. Birbiriyle ilişki içinde olan bu düzenlemeler, insan hak ve özgürlüklerinin önemli güvencelerinden birini oluşturan hukuk güvenliği ilkesinden yani en temel anlamıyla kanunilikten, yargı ve yürütmenin yasa ile bağlılığından uzaklaşmak pahasına yapılan bir tercihi yansıtmaktadır.

Yanı sıra; insan hak ve özgürlüklerinin korunması, ihlallerin önlenmesi gayesi ile yapıldığı söylenen düzenlemelerin “paketler halinde” adeta tüketim ürünü gibi sunulması kabul edilebilir değildir, ciddiyetten uzaktır.

Bilindiği gibi, Türkiye İnsan Hakları Vakfı işkence ve kötü muamelenin Türkiye’de ve tüm dünyada ortadan kaldırılması için ulusal ve uluslararası alanda çalışmalar yürütmektedir. Bu kapsamda da, kurulduğu 1990 yılından beri, işkence ve kötü muameleye ilişkin cezasızlıkla mücadele etmektedir. Bir bütün olarak bu haliyle yukarıda zikredilen sorunlara çözüm olmayacağını düşündüğümüz Tasarı’nın işkence suçunda zamanaşımı kuralını kaldıran 7. maddesine ilişkin görüş ve değerlendirmelerimizi, 23 yıldır biriktirdiğimiz deneyim ışığında, özel olarak kamuoyu ile paylaşmak istiyoruz.

İŞKENCE VE DİĞER AĞIR ve CİDDİ İNSAN HAKLARI İHLALLERİNDE ZAMANAŞIMINI KALDIRIN!

Tasarı, 7.maddesinde, TCK’nın 94. maddesinde yer alan işkence suçuna ek fıkra getirilmesini ve işkence suçunda zamanaşımı kuralının kaldırılmasını öngörmektedir. Ancak bu düzenleme Tasarının geneline de yansıdığı gibi yetersiz, bütünlükten yoksun niteliktedir.

AİHM, sembolik bir imza makamı değildir!

Tasarıda söz konusu düzenlemeyi yapmanın gerekçesi olarak “AİHM’in işkence ve kötü muamele soruşturma ve kovuşturmalarının dava zamanaşımı nedeniyle düşmesini ve ceza zamanaşımı ile eylemin cezasız kalmasını ihlal sebebi olarak kabul etmesi” gösterilmektedir. Bu gerekçe işkence suçunun muhtevasına denk düşmeyen, oldukça dar ve yüzeysel bir bakış açısının ürünüdür.

Zamanaşımı sorunu, AİHM kararlarına uygun davranmanın ötesinde Türkiye‘nin evrensel işkence yasağının mutlak karakterine uygun biçimde pozitif ve negatif yükümlülüklerini yerine getirip getirmediği ile ilgilidir. Başka bir deyişle; bugüne kadar içi boşlatılmış olarak dillere pelesenk edilen “işkenceye sıfır tolerans” sloganına gerçekten uygun davranılıp davranılmadığı meselesidir.

İşkence yasağının mutlaklığı devletlere işkence niteliğindeki bir davranışı hukuka uygun hale getirecek yasal düzenlemelerden kaçınma sorumluluğu yükler. Keza bu sorumluluk, işkence suçunu işleyenler hakkında etkili bir soruşturma yürütülmesini de kapsar. Oysa Tasarı’nın15.maddesinde kovuşturmaya yer olmadığı kararlarının etkin soruşturma yapılmadan verilmesi halinde yeniden soruşturma açılması talebini kişinin başvurusuna bağlamaktadır.  İşkence görenin başvurusunu zorunlu kılmak, yasağın mutlak karakterini ve yukarıda sözü edilen sorumlulukları göz ardı etmek anlamına gelmektedir.

İşkence, insanlığa karşı suçtur! 

İşkence suçunun ağırlığı ve işkence yasağının mutlak karakteri gereği yeni düzenleme eski/yeni tüm işkence davaları için geçerli olmalıdır. Tartışmasız, insanlığa karşı bir suç olan işkence suçu hangi tarihte işlenirse işlensin, zamanaşımı kaldırılmalıdır. Esasen, AİHM de birçok kararında işkence suçlarının cezaen soruşturulmasında ve mahkûmiyet hükmünde zamanaşımın işlemeyeceğini çok net ifade etmektedir (Hüseyin ve Esen/Türkiye, 8 Ağustos 2006; Erdoğan Yılmaz ve diğerleri/Türkiye,14 Ekim 2008; Ali ve Ayşe Duran/Türkiye, 8 Nisan 2008; Müddet Kömürcü/Türkiye, 21 Temmuz 2009; Tamer Taylan/Türkiye,03 Temmuz 2012). Yanı sıra, tasarıdaki bu düzenleme, yeni bir suç veya ceza öngörmediği için de, kanunların geriye yürümeyeceği tartışmasına çekilmemelidir.

Bunun gibi, TCK’nın 94. maddesine ek fıkra olarak düzenlemiş olmasına rağmen, işkence suçunun nitelikli halinin öngörüldüğü 95. maddesinin de bu kapsamda olduğu açıktır. Bu açıdan kuşkuya yer vermeyecek güvenceler sağlanmalıdır.

Öte yandan uygulamada savcılar, işkence yapan kamu görevlileri hakkında işkence ve ağır işkence fiilini düzenleyen TCK’nın 94. ve 95. maddelerinden dava açmak yerine, daha çok eziyet fiilini düzenleyen 96., kamu görevlisinin nüfuzunu kullanarak yaralaması fiilini düzenleyen 86/3-d. ve  zor kullanma yetkisi sınırın aşılması yoluyla yaralama fiilini düzenleyen 256. maddelerinden dava açmayı tercih etmekte ve böylece cezasızlığa yol açmaktadırlar. Zamanaşımının kaldırılmasının sadece 94. madde için öngörülmüş olması savcıların diğer maddeleri tercih etme eğilimini güçlendirecektir. Bu bakımdan zamanaşımı söz konusu maddeler için de kaldırılmalıdır.

Ağır ve ciddi insan hakları ihlalleri, yargısız infazlar, faili meçhul cinayetler ve zorla kaybetme eylemleri de zamanaşımına tabi olamaz!

Öte yandan zamanaşımı kuralının kaldırılması sadece işkence suçu ile sınırlı olmamalıdır. Doğrudan güvenlik güçleri tarafından gerçekleştirilen ya da devlet ajanlarının bilgisi dâhilinde olan ve üçüncü kişiler tarafından gerçekleştirilen fakat devletin, “önleme yükümlülüğünü” yerine getirmeyerek neden olduğu yaşam hakkı ihlali suçları için de zamanaşımı kaldırılmalıdır.

Özellikle yargısız infazlar, faili meçhul cinayetler, gözaltında zorla kaybetme eylemleri bakımından 1990’lı yılların ilk yarısı toplumda derin acılara ve travmalara yol açmıştır. Ülkemizin demokratikleşmesini sağlamak ve toplumsal barışı yeniden tesis etmek için bu ağır ihlallerin bir daha asla yaşanmaması gerekmektedir. Bunun için de atılması gereken ilk ve önemli adım ise faillerinin saptanıp, cezalandırılmasıdır. Ancak söz konusu döneme ilişkin suçlarda 765 Sayılı eski TCK hükümleri geçerlidir. Bu kanunda yaşam hakkını ihlal eden fiiller “kasten öldürme” olarak tanımlanmıştır ve zamanaşımı süresi 20 yıldır. Bunun anlamı, 1990’ların başlarında gerçekleşen pek çok yargısız infaz, gözaltında zorla kaybetme fiilinin cezasız kalmasıdır. Yani yargının tozlu arşivlerinde bekleyen çok sayıda dosyanın failler cezalandırılmadan, mağdurların onarım ve giderimi sağlanmadan, kısacası adalet tesis edilemeden bir daha açılmamak üzere tarihin derinliklerine gömülmesidir. Barışa yönelik umut verici çok ciddi adımların atıldığı bir dönemde güvenlik güçleri tarafından gerçekleştirilen yaşam hakkı ihlali suçlarında da zamanaşımının kaldırılmaması büyük bir eksikliktir. Hâlbuki Tasarının 15. maddesinin gerekçesinde de “yaşam hakkı ve işkence yasağı ihlallerinin etkin ve yeterli soruşturulmadığı” ifade edilmekte, böylece hem işkence hem de diğer ağır ve ciddi insan hakları ihlalleri birlikte anılmaktadır.

Sonuç olarak, bu haliyle çok yetersiz olan Tasarı derhal geri çekilmelidir. İnsan haklarının korunması ve geliştirilip güçlendirilmesine yönelik bütünlüklü bir yaklaşımla AİHM kararlarıyla tespit edilen ihlallerin gerçek nedenlerine odaklanarak yeniden düzenlenmelidir.  Bu amaçla Tasarı, başlığına uygun olarak,

·         İfade, düşünce, toplanma, örgütlenme özgürlüğünün kullanılması önündeki ilgili tüm yasalardaki tüm engelleri kaldıracak;

·         Terörle Mücadele Kanunu uygulamalarına ve bu Kanundan aldığı yetkiye dayanarak kurulan ve yargılama yapan özel mahkemelere son verecek;

·         Tutuklama rejimini değiştirecek ve uzun tutukluluğa son verecek;

·         Adil yargılanma hakkını ve özel hayatın gizliliğini güvenceye kavuşturacak;

·         Başta işkence görenler olmak üzere hak ihlallerine uğrayanları sindirmeye ve adalet arayışlarını bastırmaya yönelik, dolayısıyla da cezasızlığa yol açan “güvenlik güçlerine direnme” gerekçesiyle açılan karşı dava uygulamalarına son verecek;

·         Zamanaşımının kaldırılmasını yaşam hakkı ve işkence yasağının mutlak karakterine uygun hale getirecek

biçimde düzenlendikten sonra TBMM’ye yeniden sunulmalıdır.

Kısacası; insan hakları ihlalleri ile mücadelenin kuralları açık, kuşkudan uzak bir şekilde yasaya ve güvenceye bağlanmalıdır. Bu Türkiye’nin demokratikleşmesi ve barışı için mutlak bir zorunluluktur.

TÜRKİYE İNSAN HAKLARI VAKFI

Paylaş