21 Eylül 2016

CENEVRE (DİHA) – Sokağa çıkma yasaklarının olduğu kentlerde incelemede bulunan ABD merkezli PHR heyetinden Adli Tıp Uzmanı Önder Özkalıpçı, “Dünyada örneği yok” dediği Cizîr’de yaşananlar için “Büyük felaket” tanımlaması yaptı. Özkalıpçı, yaşananları “Ben giderken Cizre yanıyordu, dönerken de” sözleriyle özetledi.

ABD merkezli İnsan Hakları İçin Hekimler Örgütü (PHR), 79 gün boyunca sokağa çıkma yasağının uygulandığı Şirnex’in (Şırnak) Cizîr (Cizre) ilçesi başta olmak üzere soykırım saldırılarının yaşandığı Kürdistan’ın birçok kentinde incelemelerde bulundu. Kuruluş, geçtiğimiz ay inceleme sonuçlarıyla ilgili detaylı bir rapor yayınladı. Raporda özellikle Cizîr’de yaşanan yaşam ve hak ihlallerine dikkat çeken PHR, yaşananların uluslararası ve insancıl hukuka aykırı olduğunun altını çizdi. Kürdistan’a giden PHR heyeti içinde yer alan Adli Tıp Uzmanı Dr. Önder Özkalıpçı ve raportör Christine Mehta, incelemelerini ve hazırladıkları raporu konuştu.

* Türkiye’de ‘barış görüşmeleri’ ‘müzakere’ konuşuluyorken bir anda kendimizi savaş ortamında bulduk. PHR olarak sizin de orada yaşananlara ilişkin detaylı raporunuz da var. Bu aşamaya nasıl gelindi? Ne yaşandı orada?

Ö. Özkalıpçı: Bir yandan barış süreci görüşmeleri devam ederken aralarında AKP milletvekili ve sağ parti üyelerinin de olduğu bazı insanlar, Sri Lanka metodundan bahsediyorlardı. Sri Lanka modelini sonradan dosya üzerinde inceleme şansım oldu. Orada olduğu gibi bütün savaşlarda bir noktaya kadar aynı mesaj verilir: Ben en kötüyüm, bendenden korkuncu yok. Ortaçağ’da da şövalyeler korkunç olduğunu göstermek için yüzlerine vücutlarına inek veya insan pisliği sürüyorlarmış. Kötü koktuğu için herkes kaçsın diye yapılıyormuş. Böylece ‘En korkuncuyum’ diye mesajlar veriliyor. Mesela Turgut Özal’ın yakılan köylerle ilgili ‘Devletin kahhar yüzünü göstermek’ demesini hatırlıyorum. Sri Lanka modelinde de aynı mesaj var, ancak tonu çok kuvvetli. Yani ‘Ben en kahredici en kötüyüm. En kuralsızım. Hiçbir ahlaki kaygım da yok. Hiçbir kitap, hiçbir kanun beni bağlamıyor’ mesajı.

* Yüzlerce sivil yaşamını yitirdi…

Ö. Özkalıpçı: Sivillerin katledilmesi, çıplak kadın resimlerinin servis edilmesi de bu amaçladır. Kimse demesin ki herhangi bir eleman resmi aldı ve kendiliğinden servis etti. Türkiye ordusunda her şey emir komuta zinciri çerçevesinde işler. Eğer görüntü çıkmayacaksa o görüntü çıkmaz. Bilinçli olarak bu görüntüler çıktı. Aynısı Sri Lanka’da da oldu. ‘Biz onlara ölmeden önce her şey yaptık…’ mesajıdır. Sırf ‘yenilmişlik’ duygusunu güçlendirmek ve ‘Bu devlet ile uğraşılmaz’ mesajını vermek içindir.

* Devletin en üst yetkilileri de buna sahip çıktı.

Ö. Özkalıpçı: Orada cumhuriyet savcıları vardır.

C. Mehta: Görüştüğümüz Adalet Bakanı yetkilileri, Türkiye’nin kanunlar çerçevesinde teröre karşı savaştığını söyledi. Bu ifade açıkça Güneydoğu’da yaşanan hak ihlallerinin hiç araştırılmadığını gösteriyor. Gerek Sağlık Bakanlığı ve gerekse de bazı hükümet yetkililerinin basına yansıyan rahatsız edici beyanları oldu. Bu açıklamalar Türkiye’nin politik olarak uluslararası insan hakları normlarına sadık kalmakta isteksiz olduğunu ve Güneydoğu’daki hak ihlalleri iddialarını ciddi olarak araştırmayacağını göstermekte.

Soruşturmalar Korkunç Eksik

* Savcılar bağımsız mı?

Ö. Özkalıpçı: Adı üzerinde cumhuriyetin, devletin savcıları. Baskı altında kalmadan, kimseden emir almadan bağımsız çalışırlar. Bu tabii teoride. Peki, Cizre’de ne oldu? Çok değişik rakamlar var. Cenazeleri tespit edilen insan sayısı var. Tam belgeleri ortada olmadığı için bodrumlarda kaç kişi öldü belli değil. Televizyonlarda naklen yayında bu insanlar ‘Kurtarın yaralılarımızı’ , ‘Kurtarın bizi’ diye haykırdılar. Sonra bunların kurşunlanmış, parçalanmış, kor haline gelmiş cenazeleri bulundu. Cumhuriyet savcılarının bunları araştırmaları lazım. Diyelim cumhuriyet savcıları buradaki çatışmaları engelleyemediler. Olay esnasında gidemediler, yapamadılar, yetkileri yoktu, şöyleydi böyleydi vs… Ama olaylardan sonra soruşturmalar korkunç eksik.

* Savcılar olay yerine gidip inceleme yaptılar mı?

Ö. Özkalıpçı: Normalde bir suç işlendiğinde önce olay yeri incelemesi yapılır. Gerekli görüldüğü taktirde olay yeri keşfine diğer uzmanlarla birlikte bir adli tıp uzmanı, bir doktor katılır. Ölen varsa inceleme olay yerinde yapılır ve gerek duyulursa otopsisi yapılır. Dosya üzerinde olay yeri inceleme raporları var ama bunlar hastanelerde yazılmış raporlar. Cenazeler bodrumlardan alınmış hastaneye getirilmiş, hekim, savcı ve polis huzurunda olay yeri inceleme zaptı tutulmuş. Ama olay yeri Cizre Devlet Hastanesi değil. Cumhuriyet savcısı-savcıları bodrumlara ‘güvenlik’ gerekçesiyle girmedi. Peki, cenazeleri oradan çıkaran polis memuru ya da savcılık adına çalışan başka uzmanlar için de ‘can güvenliği’ yok mu? Olay yeri incelemesi doğru dürüst yapıldığında hangi cenaze nerede bulundu, kapı kenarında mı, pencere kenarında mı? Hangi odada, hangi katta? Yangın çıktıysa önce nerde başladı, sonra nereye sıçradı? İlk önce muhtemelen kimler öldü? Fikir sahibi olman lazım.

* Bodrumlar daha sonra dozerlerle yıkıldı…

Ö. Özkalıpçı: İlk birkaç gün cenazelerin olduğu bodrumlara birçok insan girdi. Delillerin korunması için; çok detaylı bir olay yeri incelemesi yapılmadan girilmemesi lazımdı aslında. Ama savcı girmeyince insan hakları örgütleri, barolar girdi. Türkiye İnsan Hakları Vakfı’ndan (TİHV) Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı orada gördükleri arasında çene kemiğinden bahsedince, çene kemiği çocuğa ait olabilir diye kanaat bildirince, bir iki gün sonra oraya giriş yasaklandı ve sonra orası dümdüz edildi. Deliller moloz halinde oradan gönderildi. Olay yeri inceleme yapılmaması fotoğraflanmıştır belki ama bu 10 yıl sonra ortaya çıkabilir.

* Bir kısmını Twitter’de yayınlıyorlar.

Ö. Özkalıpçı: Evet gerekli gördüklerinde Sri Lanka modeline uygun yayınlarlar.

* Adi Tıp Kurumu olay yerinde inceleme yaptı mı?

Ö. Özkalıpçı: Türkiye’de adli tıp pratiği bütün çevre ülkelerin tamamından çok iyidir. Bu tür durumlarda nasıl inceleme yapacağını bilen çok sayıda uzman var. İzin verilirse olay yeri inceleme kalitesi çok yüksek olabilirdi. Eğer Adalet Bakanlığı Adli Tıp Kurumu uzmanları buraya girebilseydi, hem ölümlerin nasıl olduğu konusunda daha değerli bilgilere ulaşabilirdik hem de kimlik tespitleri daha randımanlı yapılabilirdi. Bir sürü cenaze parçası, kollar, bacaklar çevredeki hastanelere dağıtıldı. Bir parça Habur Gümrük Kapısı’ndaki otopsi merkezinde, diğer parça başka bir ilde. Çünkü tecrübeli olmayan ekipler oraya götürüldü. Cenaze parçaları muhtemelen ehil olmayan kişilerce ve alelacele toplandı. Bunun arkasında art niyet var mı? Varsa nedir? Bu başka bir soru.

Minnesota Protokolü Uygulanmadı

* Otopsi işlemlerinin yapılış biçimine ilişkin ailelerin ve insan hakları örgütlerinin itirazları vardı. Siz bu itirazlara katılıyor musunuz?

Ö. Özkalıpçı: Mezopotamya Hukukçular Derneği’nin (MHD) TİHV’den gözlemci uzman talep etmesi üzerine, çatışma durduktan birkaç gün sonra Habur Gümrük Kapısı’ndaki otopsi merkezine gittim. Ve gittiğim ilk gün otopsileri savcılık izniyle gözlemledim. Ben giderken Cizre yanıyordu, dönerken de yanıyordu. 4 gün boyunca binalardan sürekli dumanlar çıkıyordu. Habur Gümrük Kapısı’nda Adli Tıp Kurumu uzmanlarının rahat otopsi yapabileceği izole edilmiş teknik bir ortam hazırlanmış. Otopsi merkezinin izole olması anlaşılır. Ama anlaşılmayan yargısız infaz iddiası olduğunda uygulanacak olan yöntem ile ilgili durum. Yargısız infaz iddialarıyla ilgili Minnesota Protokolü uygulanmadı. Adalet Bakanlığı’nın İnsan Hakları Daire Başkanlığı yetkilileri bize bunu uyguladığını söylediler. Fakat protokol uygulanmadı. Doğru dürüst bir tane olay yeri incelemesi raporu yok. Minnesota Protokolü’nün diğer önemli tavsiyelerden bir tanesi ölen tarafın kendi uzmanını otopsi sırasında bulundurma önerisi ile ilgili. İlk gün benim otopsiye girmeme izin verdiler. O gün yapılan otopsileri gözlemledim ve orada çalışanların gayet iyi bir otopsi işlemi yaptığını gördüm. Fakat ertesi gün biz tekrar gitmek istedik ama bizi içeri almadılar. Savcıya ulaşmak istedik ama ulaşamadık. Faks çekmeye çalıştık ama adliyenin faks cihazı fişten çekilmiş faks çekilmiyor. Avukatlar ve TİHV hem CHP hem de HDP’ye ulaşarak Adalet Bakanlığı’na durumun bildirilmesini istediler. Ama savcılara ulaşamadık. Bu işlem uluslararası standartlara göre yapılmadığı için Türkiye’nin başının çok ağrıyacağını düşünüyorum. Kesinlikle eksik ve yetersiz soruşturma.

Elbiseler Adli Tıp Uzmanlarına Verilmedi

* Otopsi işlemleri sağlıklı yapılıyor muydu, cenazeler nasıldı?

Ö. Özkalıpçı: Standartları yüksek bir prosedür yapıldığını gördüm. Ama eksiklik olay yeri incelemenin yapılmaması ve buna adli tabiplerinde katılmaması. Adli Tıp Kurumu’nun bir sorumluluğu yoktur. Bu savcılık isterse olur. Cenazelerin adli tabiplere giysisiz teslim edilmesi, giysileri ve giysili durumları ile ilgili bilgilerin otopsi öncesi onlara verilmemesi diğer bir eksiklik. ‘Efendim biz elbise incelemelerini ayrı olarak yapıyoruz’ derseniz, nerde bu elbise inceleme sonuçları? Olaydan sonra 6 aydan fazla zaman geçmiş ortada nerede ise hiç elbiselerin fizik incelemesine ait rapor yok. 55 dosyadan sadece bir tanesinde elbise inceleme raporu gördüm. O da polis tarafından yapılmıştı. İçişleri Bakanlığı mensuplarının işlediği iddia edilen suçları araştırmak için yine İçişleri Bakanlığı’nın inceleme laboratuvar ve uzmanlarını kullanmak ne kadar doğru?

* Otopsilere katıldınız, cinsel saldırı iddiaları vardı ve tamamen yakılmış cesetler vardı adli tıp bunu tespit etti mi?

Ö. Özkalıpçı: PHR olarak bizim elimizde bulunan 55 civarında otopsi raporuna dayanarak konuşabilirim. Bunlarda böyle bir şey saptanmamış. Mühim olan ‘Ben korkutucuyum, ben çok kötüyüm’ mesajının verilmesi. Ne olup olmadığını bilmiyoruz. Burada politik psikolojik mesaj net: ‘Bize karşı çıkanlara karşı tecavüz de dahil her şey de olur.’ Oldu mu olmadı mı şu an bilmiyoruz. Ama sadece prezervatiflerin bulunması bile çok çok vahim. Bu insanlar mı bizi temsil ediyor. Bu insanlar mı bize şanlı tarih yazacak?

Cizre İnsanlık Vicdanında Yerini Aldı

* Neden ailelerin veya onların avukatlarının otopsilere katılması istenmiyor?

Ö. Özkalıpçı: Çok akıllıca bir tavır değil. Mantıksız. Cizre’nin çok önemli bir kesimi içindeki insanlarla birlikte dümdüz edildi. İnsanlar naklen yayın halinde bizi kurtarın diye haykırırken öldürüldü. Bunun kendisi yeter. Dünyada Cizre’deki gibi, ki hukuki bir tanım koymadan ‘Büyük felaket’ demek istiyorum, insan eliyle bir yapılan felaket Srebnika’da vardır, Lübnan’da Sabra Şatila vardır, Sri Lanka örneği vardır. 20. yüzyılda vardır böylesi olaylar. Ve ne olursa olsun insanlık vicdanında yerini aldı Cizre. Burada otopsilere bağımsız hekimlerin katılması sadece devleti hukuki olarak daha saygın bir yere koyardı. Birde ailelerin devlete güven duymasına yardım ederdi.

* Bu durum Türkiye’yi uluslararası arenada zorlamaz mı?

Ö. Özkalıpçı: Felaket o kadar büyük ki muhtemelen de bu dönemde Cizre’de yönetici olan, güvenlik güçlerinin başında olan, devlet sisteminin başında olan insanların ceza alırlar ya da almazlar ama Cizre ile ilgili başları çok ağrıyacak. Dünyada hiçbir devlet yöneticisi artık erişilmez değil. Türkiye insan hakları ile ilgili birçok sözleşmeyi imzalamış ve dolayısıyla sorumluluk almıştır. Kendi mesleki pratiğimden biliyorum. 96-97 Bosna’daki mezar açma işlemlerine katıldım. Sırp birliklerinin katliamlarını uluslararası mahkemeler için belgeledim. Sırp Devlet Başkanı ve önde gelen katliam sorumlularının yakalanıp hapse girmesi 10 seneyi aldı. Başka bir şey söylemeyeceğim. Hem yerel hukuk hem de uluslararası hukuk yavaş işler, ama sonunda bir biçimde işler.

* “Bir şekilde bu hukuk işler” diyorsunuz…

Ö. Özkalıpçı: Dünya bu kadar siyah beyaz değil. Uluslararası adalet var diyemeyeceğim. İsrailli yetkililerin hiçbiri yargılanmadı. Ama onlar da dikkatli davranıyor ve her yere gitmiyorlar. Rumsfeld bile, ki ABD birliklerine yazılı olarak işkence emri veren kişidir; ne yaptığını bildiği için Almanya’ya geliyor ama ABD askeri üssünden dışarı çıkmıyor. Türkiye’de işlenen suçlarla ilgili ne olacak bilmiyorum.

* Orada yaşayan insanlar ne diyor?

C. Mehta: Akrabalarını yitirmiş olmaları veya yerlerinden yurtlarından edilmeleri onların adalete olan inançların kaybetmelerine sebep olmuş durumda. Konuştuğumuz birçok insan devam eden şiddetten dolayı öfke ve ümitsizliklerini beyan ettiler ve bunun biteceğine bir işaret görememek de büyük bir hayal kırıklığı yaratıyor.

Cizre ve Sur Örneği Yok

* Bosna süreci ile bunu yan yana getirince nasıl bir tablo çıkıyor?

Ö. Özkalıpçı: 1996 ve 1997’de 5’er hafta çalıştım Bosna’da. Savaş boyunca çatışma altında kalmış köyleri, yıkılmış evleri, kurşun, bomba izlerini gördüm. Çok ağır bir tablo. Ama Cizre’den, Nusaybin’den ve Silopi’den gelen fotoğraflar bundan farklı değil. Üstelik benim bilgim dahilinde Bosna’da böyle dümdüz edilmiş, bütün şeyleri kaldırıldığı, izlerin kaldırıldığı Cizre veya Sur örneği yok. Acılar, dehşetler karşılaştırılamaz ve yanlıştır, ama aynı derece dehşet verici görüntüler olduğunu söyleyebilirim. Bosna’da yaşanan daha az kötüydü mesajı alınmaması lazım. Cizre’de olanlar insanlık suçudur. Ceza alırlar almazlar bilmiyorum, birçok parametre var. Ama eğer insanlık suçları arşivi oluşturulacaksa Cizre yerini alacak.

Aziz Vural Niye Öldü?

* Sağlık çalışanlarının işlerini yapamadığı söyleniyordu. Siz de raporunuzda belirtmişsiniz…

Ö. Özkalıpçı: Öncelikle yaşam hakkı ihlali. Çatışmalar sırasında güvenlik güçlerinin yaptığı sağlığa erimişimi engellemeler var. Güya sokağa çıkmak serbest ama sokaklarda tüm sağlıkçıların GBT’lerine bakılıyor. Güvenlik güçleri ev ziyaretlerine katılmak istiyor. Hemen hepsi sokakta bazıları emniyete götürülerek sorgudan geçiriliyor. Hangi eve gittin, kimleri ziyaret ettin, kimlere ne tedavi verdin gibi sorular soruluyor sağlıkçılara… Aziz Vural niye öldü? İnsanlar hastaneye gidemediği için evlerde sağlık desteği alıyordu, Cizre’de kalan bazı sağlıkçılardan. O da bunu yaparken öldürüldü. Ellerinde beyaz bayraklarla bazı hastaların hastaneye gitmeye çalışmasının görüntüleri trajik bir görüntüydü.

C. Mehta: Sağlık çalışanları Güneydoğu’daki sokağa çıkma yasakları boyunca ayrım yapmaksızın ihtiyaç duyan herkese acil yardım hizmeti götürdükleri için hükümetçe suçlu bulunuyor ve işten çıkarılıyor.

Taybet Ana Unutulmayacak Bir Dehşet Öyküsü

* Görüntüler var ambulanslara ateş ediliyor…

Ö. Özkalıpçı: Birçok sağlıkçıyla görüştük. Cizre’ye girişimize izin verilmedi. Her ne kadar Dışişleri Bakanlığı ve devlet yetkilileri ‘Farklı uluslararası kuruluşlar inceleme yapabiliyor’ deseler de bizi oraya sokmadılar. Biz de birçok insanı Cizre dışına davet ettik ve orada görüştük. Taybet Ana’nın ailesiyle görüştük. Bana Vietnam’da Napalm bombasından kaçan çıplak çocukların fotoğrafını ve ikinci intifada da Filistin’de duvar dibinde babası ile beraber ölen çocuğun (Muhammed El Durra) fotoğrafını hatırlatıyor. Onlarca yıl sonra bile unutulmayacak bir dehşet öyküsü. Hem insancıl hukuka hem de insan hakları hukukuna aykırı bir cinayet var ortada.

* Bölgede bazı sağlık çalışanlarının, özellikle de UMKE üyesi sağlık çalışanlarıyla ilgili çeşitli haber ve fotoğraflar gördük…

Önder Özkalıpçı: Dışarıdan web sayfasına bakınca iyi çalıştığı imajı verilen ve gayet gerekli bir kurtarma ekibi. UMKE (Ulusal Medikal Kurtarma Ekipleri) ile ilgili birçok resim çıktı. Sağlık çalışanları, JÖH ve PÖH elemanları ile fotoğraf çektirmiş ve yazı taşıyorlar, SÖH diye: Sağlık Özel Harekat. Ellerinde silah var. Bu kaygı verici bir şey. Sağlığın tarafı olmaz. Fakat verilen mesaj o değil tabii ki.

Cenevre Sözleşmesi’ne Aykırı

* Raporunuzda da belirtmişsiniz hastaneler karakol olarak kullanıldı.

Ö. Özkalıpçı: Uluslararası Cenevre Sözleşmesi’ne uygun olmayan bir biçimde hastaneler askeri amaçlar için kullanıldı. Cizre Devlet Hastanesi’nin bazı katları boşaltılıp her kata kum torbaları yerleştiriliyor. Aynı işlem birçok hastanede yapıldı aslında. Üst katlar yatakhane. Üst kattan keskin nişancılar ateş ediyor. Oradan mahallelere ateş edilince karşıdan ateş ediliyor. Çok net biçimde yasaklar döneminde Cizre’de YPS tarafından 11 tane roketin hastaneye atıldığı bilgisi var. En az bir güvenlik görevlisi öldürüldü bu atışlar sonunda hastane bahçesinde. Hastaneden açılan ateş sonucu kaç Cizreli öldürüldüğünü bilmiyoruz. Hiçbir şekilde ne Türkiye Cumhuriyeti ne de YPS Cenevre Sözleşmesi’ne uymamıştır. Orada asker varsa bile oraya ateş edilmemeli. Gerçi bu iyimser bir değerlendirme. Oradan ateş edildiğini görünce oraya ateş edilmiş. Güvenlik güçleri daha özenli olmalıydı ama olmadı.

C. Mehta: Hastaneler Cizre’de askerler tarafından operasyon koordinasyon merkezi olarak kullanılıyor. Sokağa çıkma yasakları ile beraber hastaneler bloke edildiği gibi insanlar dışarı çıkamadıkları için hiçbir sağlık hizmetlerinden de yararlanamıyor. Konuştuğumuz sağlık çalışanları ve doktorlar sokağa çıkma yasakları nedeniyle mahallede bile hareket etmenin imkansız olduğunu bundan dolayı da doğal olarak işlerine gidemediklerini söylediler. Sağlık çalışanlarının korunması, görevlerini yapabilmesi için gerekli ulaşım hizmeti ve acil aramalara cevap verilmesinin devlet yetkilileri tarafından sağlanması uluslararası yasalarca güvence altına alınmıştır.

* Cenevre Sözleşmesi Ne Diyor Bu Konuda?

Ö. Özkalıpçı: Cenevre Sözleşmesi’ne göre hastanelerde cephane stoklayamazsın, savaşma kabiliyeti olan savaşçıları barındıramazsın, buraları askeri üs olarak kullanamazsın, hastane bahçesinde zırhlı araç tank konuşlandıramazsın ve bu uygulamaları yaparak hastaneleri korumasız hale getiremezsin. Maalesef bunların hepsi yaşandı. Cizre’de ve bundan dolayı sağlıkta ciddi aksamalar yaşandı. Mesela herkesin GBT’sine bakılıyor hastane girişinde. Hekim de hasta da dahil GBT’ye bakılıyor. Bir şey varsa tedavi olamazsın, hastaneye gidemezsin. Bunlar çok ciddi sağlığa erişim hakları ihlalidir. Hastane girişinde GBT’ye baktırmadan bebeğini bile doktora baktıramıyor. Şimdi ben yine felaket demek istiyorum. Bölgede bir felaket yaşandı. Ve halen yaşanıyor.

İsrail Yöntemleri Kullanıldı

* Bir devlet kendi vatandaşına neden bunu yapsın?

Ö. Özkalıpçı: Burası bir çelişki. Senin yurttaşın mı değil mi? Öyleyse, ki başka türlü iddia edemez, hizmet vermek zorundasın. Sağlık erişimini sağlamak zorundasın. Deprem sel veya olağanüstü bir durumda da elinden geleni yapmak zorundasın. Ben insanların 90-100 gün evlerine kilitlendiğini görmedim. 2014 İsrail saldırısı sırasında bombardıman altında Gazze’deydim. İsrail Gazze’yi izole etmiş ama insanları evine hapsetmemiş. Sokağa çıkma yasağı en temel insan hakkı ihlali. Evinden çıkanları keskin nişancılar ile vuruyorsun. STK raporlarında belirtilmiş kaç tane klima, su deposu keskin nişancılar tarafından tahrip edilmiş. Klima cihazlarını kullanılmaz hale getiriyorsun. Trajik bir durum var Türkiye açısından. Türkiye insanının yüzde 90’dan fazlasının İsrail uygulamalarını kınadığını söyleyebiliriz. Cizre, Sur, Silopi ve Nusaybin’de İsrail’in kullandığı yukarıda saydığım yöntemlerin tamamı kullanıldı.

Cizre’de Tanklar Vatandaşını Öldürüyor

* Sağlık çalışanlarına yönelik soruşturma ve davalar da var.

Ö. Özkalıpçı: Dün Cizre’de tanklar Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını öldürüyordu, ki tank düşman ordusuyla savaşmak için bir askeri unsurdur. Tanklar doğrudan evleri hedef alarak birçok kadın ve çocuğun ölümüne neden olduğunda batıda insanlar ses çıkarmadı. 3-4 ay sonra yine aynı tanklar darbe girişimi sırasında batıdaki insanların üstüne ateş açtıklarında bu kez ‘Nasıl ordu kendi vatandaşının üzerine ateş eder’ dediler. Kardeşim bu uygulama ilk kez darbe girişimi sırasında olmadı. Bunların sorumluları yargılanmalı, hukukun üstünlüğü sağlanmalı ve adalet karşısında cevap vermeli. Başka türlü huzurlu bir ülkeye kavuşma şansımız yok. Sur’da yaşananlar; insanlık mirası bir kent var, politikacılar dini değerleri ön plana çıkardığını söylüyorlar ama camiler yerle bir edildi. Tahir Elçi’nin ölümünden sorumlu olanlar yok ortada. Hukuk yoksa güven olmazsa geleceğimiz yok. Sadece silahla çözemezsiniz. Yarın kimin eline daha büyük silahların geçeceğini bilemezsiniz.

C. Mehta: Aralık ayında resmi açıklamalarda, (Sağlık Bakanı, sağlık alanındaki yöneticilerin açıklamaları) Kürt isyancılara karşı “Merhamet edilmeyecek” ifadesi kullanıldı. Bu ifade sorunludur. Çünkü sağlık çalışanları ve doktorlar gerek uluslararası yasalar ve gerekse de tıp etiğince ayrım yapmaksızın ihtiyaç olan herkese -savaşan veya savaşmayan- sağlık hizmeti götürmek zorundadır.

* Çözüm önerileriniz neler?

Ö. Özkalıpçı: Sokağa çıkma yasağı uygulamaları durdurulmalı. Sağlık çalışanlarının sudan bahanelerle cezalandırılması ve hastanelerin askeri amaçlı kullanımı engellenmelidir. İnsan hakları ihlallerinin ulusal ve uluslararası bağımsız heyetler tarafından incelenmesi engellenmemelidir. Bir an önce hukuk devleti kuralları işletilmeye başlanmalıdır. Türkiye’de de insan hakları hukuku ya da insancıl hukuk uygulanılmalı. Her durumda sorumlular yargılanmalı.

C. Mehta: Aynısına katılıyorum. Zaten raporumuzun öneri bölümünde de belirtmişiz önerilerimizi.

RÜŞTÜ DEMİRKAYA

http://www.diclehaber.com/tr/news/content/view/536456