Urfa’dan yükselen işkence iddiaları karşısında Özgürlük için Hukukçular Derneği ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı olarak bugün (24 Mayıs 2019) ortak bir açıklama yayınladık.

Açıklamamız:

Urfa’dan yükselen işkence iddiaları karşısında yetkililer hiçbir şekilde sessiz kalamazlar

Hızlı ve etkin biçimde soruşturarak iddialara açıklık kazandırmak ve işkenceyi durdurmak tümüyle devletin görevidir.

İşkenceyi derhal durdurun! Sorumluları cezalandırın!

18 Mayıs 2019 tarihinde Urfa’nın Halfeti ilçesine bağlı Dergili mahallesinde bir polis memuru ile iki militanın ölümüyle sonuçlanan silahlı çatışma sonrasında 50 den fazla kişi gözaltına alındı. Akabinde gözaltına alınanların elleri arkadan kelepçeli halde Bozova Yaylak Jandarma Karakolu bahçesinde yüzüstü bekletilirken çekilmiş fotoğrafları basında ve sosyal medyada yer aldı. Sadece bu görüntüler bile çok ciddi endişelere yol açmışken, gözaltına alınanların Urfa Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi’nde işkence ve diğer kötü muameleye maruz kaldığına dair iddiaların varlığı kaygılarımızı daha da arttırmıştır. Bu nedenle Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) Diyarbakır Temsilciliği çalışanları ve Özgürlük için Hukukçular Derneği üyesi avukatlardan oluşan bir gözlem heyeti 22 Mayıs 2019 tarihinde Urfa’da incelemelerde bulunmuştur. Yapılan inceleme sonucunda işkence iddiaları daha da ciddiyet ve yoğunluk kazanmıştır.

Her şeyden önce usuli güvencelerin başından gelen şeffaflık, gözaltına alınan kişinin ailesine ve/veya yasal temsilcisine bilgi verme ilkesi ihlal edilmektedir. Bu nedenle gözaltında bulunan kişi sayısında bir bilinmezlik, belirsizlik söz konusudur. Pek çok kişinin ismi ancak gözaltı süresi bittikten sonra tespit edilebildiği, 24 saat süresince avukat kısıtlılık kararının verildiği, bu süre bittikten sonra on saat daha avukatların müvekkilleri ile görüşmeleri engellendiği, bu sırada yasak sorgu ile 3 kişinin ifadesinin alındığı belirtilmektedir. Sadece bu usulsüzlük ve ihlaller bile işkence iddialarını güçlü olasılık haline getirmektedir. 

Oysa iddialar çok daha kaygı vericidir. Gözaltında bulunan kişilerin çoğunun “mülakat” adı verilen usule aykırı sorgu yöntemine, daha da ötesi şiddete ve değişik işkence yöntemlerine maruz kaldığı belirtilmektedir. Ters kelepçe, göz bağı, başa çuval geçirme, elektrik verme, kaba dayak, falaka, hakaret, kendisine ve yakınlarına (özellikle kız çocuklarına ve eşlere) yönelik tehdit uygulamaları bunlardan öne çıkan iddialardır. Ayrıca sorguda bulunan ve işkence yapan görevlilerin kimliklerini ve yüzlerini gizledikleri belirtilmekte, işkencenin önlenmesinde önemli bir usuli güvence olan hekime ulaşma, sağlık muayenesi ve raporlama konusunda da ciddi ihmal ve usulsüzlüklerin yapıldığı iddiaları bulunmaktadır. 

Urfa’da yaşananlar karşısında yıllardır bıkmadan, usanmadan ısrarla dile getirdiğimiz bir hakikati yetkililere bir kez daha hatırlatmak istiyoruz: İşkence ve kötü muamelede bulunmak mutlak olarak yasaktır.

Bu yasak uluslararası hukukta normlar hiyerarşisi açısından üstün bir kural, başka bir deyişle buyruk kural niteliğindedir. İşkence yasağı hiçbir koşulda istisnaya tabi tutulamaz, işkence yasağının esnetilmesi için herhangi bir çekince ileri sürülemez. Yetkili makamlarda bulunanlar bu konuda emir ve talimat veremez.

Bu tespit, biz insan hakları savunucularının keyfi bir söylemi değildir. Nitekim, Türkiye’nin de altına imza attığı “İşkenceye Karşı Sözleşme” olarak anılan “İşkence ve Diğer Zalimane, Gayri İnsani veya Küçültücü Muamele veya Cezaya Karşı Birleşmiş Milletler (BM) Sözleşmesi”nin 2. maddesinin 2. paragrafında da aynen şöyle denilmektedir: “Hiçbir istisnai durum, ne harp hâli ne de bir harp tehdidi, dâhili siyasî istikrarsızlık veya herhangi başka bir olağanüstü hâl, işkencenin uygulanması için gerekçe gösterilemez”.

Benzer vurgular Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi md. 15/2, Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi md. 4/2), Avrupa Konseyi, İnsan Hakları ve Terörle Mücadele Rehberi, 11 Temmuz 2002, m.IV başta olmak üzere diğer uluslararası sözleşme ve belgelerde de yer almaktadır.

Kaldı ki Anayasa’da da “Kimseye işkence ve eziyet yapılamaz; kimse insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tabi tutulamaz” (madde 17, fıkra 3) denilerek işkencenin yasak olduğu açıkça ifade edilmiştir.

Ayrıca; BM Kanun Adamları Talimnamesi Madde 5: “Hiçbir kanun adamı, işkence veya bir başka zalimane, insanlık dışı veya onur kırıcı muamele veya ceza uygulayamaz, bu filleri teşvik edemez ve bunlara hoşgörü gösteremez. Kanun adamları amirin emrini, savaş veya savaş tehdidini, ulusal güvenliğe yönelen bir tehdidi, iç siyasal istikrarsızlığı veya başka bir olağanüstü durumu, işkenceyi veya bir başka zalimane, insanlık dışı veya onur kırıcı muamele veya cezayı haklı göstermek için ileri süremez.” ifadesi ile mutlak yasağa atıf yapmaktadır. İlke, atama veya seçimle göreve gelen gözaltına alma ve tutma gibi polisiye yetkiler kullanan bütün görevlilerin bu kapsamda değerlendirileceğini ve bu tür söylemlerin kabul edilemez olduğunun altını çizmektedir. Bu tür söylem ve tutumların tamamı olağanüstü haller de dahil olmak üzere suç olup insan hakları temel sözleşmelerine de aykırıdır.

5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu’nda (TCK) işkence suçunu düzenleyen 94. maddenin gerekçesinde de “Türkiye, taraf olduğu milletlerarası sözleşmelerde işkencenin yasak olduğunu kabul ederek, işkencenin önlenmesiyle ilgili gerekli tedbirleri alma konusunda taahhüt altına girmiştir” denilerek bu yadsınamaz gerçeklik, yani yasağın amir hüküm niteliği bir kez daha vurgulanmıştır.

Ulusal ve evrensel hukuk bu denli açık ve bağlayıcı iken Urfa’dan yükselen işkence iddiaları karşısında yetkililer hiçbir şekilde sessiz kalamazlar veya genel geçer ifadeler ile durumu geçiştiremezler.  Hızlı ve etkin biçimde soruşturarak iddialara açıklık kazandırmak ve işkenceyi durdurmak tümüyle devletin görevidir. Bu nedenle sözü daha fazla uzatmadan yetkilileri acilen göreve çağırıyoruz:

İşkenceyi derhal durdurun! Sorumluları cezalandırın!

 

Türkiye İnsan Hakları Vakfı

Özgürlük için Hukukçular Derneği

Paylaş