6 Şubat depremlerinin üzerinden 42 ay geçti.
Bugün deprem bölgesi yeni bir aşamayla karşı karşıyadır. Adıyaman, Maraş, Osmaniye ve Malatya’da konteyner kentlerin boşaltılmasına yönelik uygulamalar başlamış, Hatay’da da benzer bir sürecin hayata geçirilmesi beklenmektedir. Ancak bugün yaşananları yalnızca konteyner kentlerin tahliyesi olarak değerlendirmek mümkün değildir. Bu süreç, depremden etkilenen insanların yaşamını yeniden kurmaya ilişkin kamusal yaklaşımın ve 42 ay boyunca izlenen politikaların sonuçlarını bütün açıklığıyla ortaya çıkarmaktadır.
Depremden etkilenen insanların yıllarca konteyner kentlerde yaşamak zorunda bırakılması nasıl kabul edilemezse, bugün güvenli ve kalıcı yaşam koşulları oluşturulmadan bu alanların tasfiye edilmesi de kabul edilemez. Sorun konteyner kentlerin kaldırılıyor olması değildir. Sorun, depremden etkilenen insanların yaşamını yeniden kuracak hak temelli ve kamusal bir iyileşme politikası oluşturulmadan tahliye sürecinin işletiliyor olmasıdır.
Depremin üzerinden üç buçuk yılı aşkın süre geçmesine rağmen insanlar hala nerede yaşayacağını, yaşamını nasıl sürdüreceğini ve geleceğini hangi koşullarda kuracağını bilmemektedir. Tahliye kararları alınırken depremden etkilenen insanların yaşamını doğrudan etkileyecek en temel sorular yanıtsız bırakılmaktadır. İnsanlar hangi koşullarda barınacak, geçimlerini nasıl sağlayacak, çocukları eğitimlerine nasıl devam edecek, sağlık hizmetlerine nasıl ulaşacak, sosyal destek mekanizmaları nasıl işleyecek? Bu soruların hiçbirine kamuoyuyla paylaşılmış, şeffaf ve uygulanabilir bir yanıt verilmemektedir.
Bugün ailelere tahliye tebligatları gönderilmekte, bazı konteyner kentlerde ortak yaşam alanları kapatılmakta, elektrik ve su hizmetlerinin sonlandırılacağı açıklanmaktadır. Ancak bu kararların hangi planlama doğrultusunda alındığı, hangi ölçütlere göre uygulanacağı ve ortaya çıkacak mağduriyetlerin nasıl önleneceği bilinmemektedir. İnsanların yaşamını doğrudan ilgilendiren böylesine önemli bir süreç, belirsizlik içinde ve kamuoyundan bilgi saklanarak yürütülmektedir.
Bu belirsizlikten en fazla kiracılar, hak sahibi kabul edilmeyen depremzedeler, kadınlar, çocuklar, yaşlılar, engelliler, Dom toplulukları ve diğer kırılgan gruplar etkilenmektedir. Hak sahibi olsun ya da olmasın depremden etkilenen herkes için insan onuruna yakışır yaşam koşullarını sağlamak devletin yükümlülüğüdür. Hiç kimsenin barınma hakkı, sosyal hakları ve geleceği idari kararların yarattığı belirsizliğe terk edilemez.
Bugün karşı karşıya olduğumuz tablo, yalnızca tahliye sürecinin değil, deprem sonrasında yaşamın yeniden kurulmasına ilişkin kamusal sorumluluğun yerine getirilmemesinin sonucudur. Deprem sonrasında yeniden inşa süreci büyük ölçüde konut üretimine indirgenmiş, yaşamın yeniden kurulması ise hak temelli ve bütünlüklü bir kamu politikası olarak ele alınmamıştır. Oysa yaşamın yeniden kurulması; güvenli barınmayı, geçim olanaklarını, eğitime ve sağlık hizmetlerine erişimi, sosyal destek mekanizmalarını ve kırılgan grupların korunmasını birlikte güvence altına almayı gerektirir.
Bugün LGS ve YKS öncesinde ailelere tahliye tebligatı gönderilmesi, çocukların ve gençlerin geleceğini doğrudan etkileyecek böylesine kritik bir dönemde dahi kararların toplumsal sonuçlarının gözetilmediğini göstermektedir. Benzer biçimde, elektrik ve su hizmetlerinin sonlandırılmasına yönelik uygulamalar ile ortak yaşam alanlarının kapatılması, depremden etkilenen insanların yaşamını kolaylaştıran değil, daha da zorlaştıran bir anlayışın yansımasıdır.
Bizler, hak, hukuk, emek, sağlık, kadın ve çocuk alanında çalışan kurumlar olarak, depremden etkilenen insanların yaşamını doğrudan ilgilendiren böylesine önemli kararların şeffaflıktan uzak biçimde alınmasını, bilgi paylaşılmamasını, belirsizliğin olağanlaştırılmasını ve çözülmeyen sorunların yükünün bir kez daha depremzedelerin omuzlarına bırakılmasını kabul etmiyoruz.
Deprem sonrasında yaşamın yeniden kurulması, tahliye takvimlerinden ibaret değildir. Yaşamın yeniden kurulması; barınma hakkını, insan onurunu, geçim güvencesini, sosyal korumayı, eğitime ve sağlık hizmetlerine erişimi güvence altına alan hak temelli, kamusal, katılımcı ve şeffaf bir iyileşme politikasıyla mümkündür.
Yetkili kurumları, tahliye sürecine ilişkin tüm verileri ve planlamayı kamuoyuyla paylaşmaya, depremden etkilenen herkes için güvenli ve kalıcı yaşam koşullarını sağlayacak kapsamlı bir geçiş planını açıklamaya, hak sahibi olsun ya da olmasın hiçbir depremzedenin geride bırakılmayacağı sosyal destek mekanizmalarını oluşturmaya ve yaşamın yeniden kurulmasını esas alan politikaları hayata geçirmeye çağırıyoruz.
Deprem bölgesinin ihtiyacı aceleyle yürütülen tahliyeler değildir. Deprem bölgesinin ihtiyacı, hiç kimseyi geride bırakmayan, belirsizliği değil güvenceyi esas alan, yaşamı bütün boyutlarıyla yeniden kurmayı hedefleyen hak temelli bir kamu politikasıdır.
İnsan Hakları Derneği – Türkiye İnsan Hakları Vakfı
