Dün, 13 Eylül 2026 tarihinde sabah saatlerinde Adalet Bakanı Akın Gürlek, yaptığı bir açıklama ile İstanbul, Ankara, İzmir, Aydın ve Mersin Cumhuriyet Başsavcılıklarının koordinasyonunda, polis ve jandarma tarafında “Ailem Güvende” adı altında, 5 il merkezli ve toplam 15 ili kapsayan 162 kişi, 9 dernek ve 13 işletmeye yönelik operasyon düzenlendiğini duyurdu.
Ardından İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı da bir açıklama yaparak, 12 – 13 Eylül 2026 tarihlerinde “suç işlemek amacıyla örgüt kurma”, “fuhuş, müstehcenlik ve kullanmak için uyuşturucu madde bulundurmak veya satın almak” suçları işlendiği iddiasıyla başlatılan İstanbul Merkezli soruşturma kapsamında, 12 ilde 54 iş, ev ve dernekte arama, yakalama ve el koyma faaliyeti gerçekleştirdiklerini ve en az 26 kişinin gözaltına alındığını duyurdu.
KAOS GL’nin açıklamasına göre ise en az 50 LGBTİ+ hak savunucusu, dernek yöneticisi ve kurucusu, üye, eski dernek yöneticisi ve bağımsız aktivist gözaltına alındı veya haklarında ifade/gözaltı işlemi yürütüldü.
TİHV Dokümantasyon Merkezi’nin yerel ilişki ağlarından yeni gözaltı ve tutuklama haberlerinin edinilmesine karşın yetkililerin yeni bir açıklama yapmaması ve yoğun bir bilgi kirliliğinin olması nedeniyle gözaltına alınan ve tutuklanan toplam kişi sayısı hakkında net bir şey söylemek şu aşamada mümkün değildir.
Siyasal iktidarın uzunca bir süredir Kadınların ve LGBTİ+ ‘ların örgütlenerek temel hak ve özgürlüklerin korunması ve geliştirilmesi için mücadele etmelerinden, görünürlük kazanmalarından ideolojik ve siyasal olarak ciddi rahatsızlık duyduğu bilinmektedir. Bu nedenledir ki, İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılmış, pek çok resmi açıklama ve etkinlik yapılmış, 2025 “Aile Yılı”, 2026 -2035 dönemi ise “Aile ve Nüfus On Yılı” olarak ilan edilmiştir. LGBTİ+ bireylere, dernek ve inisiyatiflere yönelik gerçekleştirilen bu son operasyon ise 2 Mayıs 2026 tarih ve 33241 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan bu bağlamda ki Cumhurbaşkanlığı Genelgesi’ne dayandırılmaktadır.
Öncelikle belirtelim ki, her ne kadar “ailenin korunması” gibi bir gerekçenin arkasına sığınılsa da bu operasyonun keyfiliği, hukuka, insan hakları ilke ve değerlerine aykırılığı, LGBTİ+’lara yönelik nefret söylemini yaygınlaştırma ve adeta öjenik temizlik vasfı hiçbir şekilde gizlenemiyor.
Bu kaygı verici durum karşısında yıllardır dile getirdiğimiz bazı hakikatleri yetkililere ve kamuoyuna bir kez daha hatırlatmak istiyoruz:
Türkiye’nin de bir parçası olduğu evrensel insan hakları normlarına göre LGBTİ+ hakları, insan haklarıdır. Haklara sahip yurttaşlar olarak her LGBTİ+ birey ve grup sahip olduğu temel hak ve özgürlükleri korumak ve geliştirmek hakkına sahiptir. Bu, aynı zamanda onların, yine evrensel normlara göre, insan hakları savunucuları oldukları anlamına gelir. Dolayısıyla hem yurttaşlar hem de insan hakları savunucuları olarak ifade, toplanma ve örgütlenme özgürlükleri tümüyle güvence altında olmalı, hiçbir sınırlama olmaksızın onları kullanılabilmelidirler. Bu, “demokratik” olduğunu iddia eden her toplum için yadsınamaz evrensel bir normdur.
Ne var ki, bu son operasyon söz konusu ilke ve normların kağıt üzerinde kaldığını, siyasi iktidarın insan haklarını referans alan bir rejim fikrinden tümüyle vaz geçtiğini bir kez daha gözler önüne sermiştir.
Öte yandan soruşturma gerekçesi olarak LGBTİ+ haklarını korumak ve geliştirmek için yapılan çalışmaları, müstehcen içerik üretiminden, uyuşturucu kullanımına ve derneklerin fon kullanımına kadar her türlü “suç iddiası” ile keyfi bir şekilde aynı “torbaya” konulmuş olması LGBTİ+ birey ve örgütleri suçlulaştırmaktan başka bir şey değildir.
Bilhassa Adalet Bakanlığı’nın açıklamasında yer alan “(…) MASAK incelemelerinde bazı derneklere yurt dışındaki kamu kurumları ve yabancı kuruluşlardan yüksek tutarlarda fon aktarıldığı tespit edilmiştir. Bu para hareketlerinin kaynağı ve soruşturmalara konu faaliyetlerle bağlantısı araştırılmaktadır.” şeklindeki ifadeler bu suçlulaştırmanın çarpıcı bir örneğidir. Mevcut dernekler mevzuatına göre faaliyet yürüten ve sıkı bir denetime tabi olan LGBTİ+ derneklerinin yabancı kuruluşlardan hele de yurt dışındaki kamu kurumlarından yetkililerin bilgisi dışında fon almaları zaten mümkün değildir. Aslında amaç sadece LGBTİ+ örgütlerini itibarsızlaştırmak değil, tüm sivil topluma gözdağı vermektir.
Kısacası LGBTİ+’ların maruz kaldığı tüm bu hukuksuzluk, keyfilik, suçlulaştırma ve öjenik temizlik girişimleri hiçbir şekilde kabul edilemez. Dün yaşanan son olay bir kez daha çıplak bir şekilde göstermiştir ki, Türkiye’de çok ağır ve ciddi bir insan hakları krizi söz konusudur. Bu krizden çıkışın tek yolu ise her şeye karşın, insan hakları ilke ve değerlerini kararlılıkla korumak ve geliştirmektir. Dolayısıyla belirsizlik, keyfilik ve otoriterlik karşısında itiraz etmeye, insan haklarının kurucu ve dönüştürücü değerlerini savunmaya devam edeceğiz.
Bu nedenle insan hakları ve demokrasiden yana olan herkesi LGBTİ+’lara yönelik tüm baskı ve operasyonlara karşı itirazı ve dayanışmayı büyütmeye davet ediyoruz.
Siyasal iktidarı ise LGBTİ+’ların var oluşlarına, ifade, toplanma ve örgütlenme özgürlüklerine yönelik kabul edilemez baskılara derhal son vermeye çağırıyoruz.
Gözaltına alınanları derhal serbest bırakılsın, LGBTİ+ örgüt ve aktivistlerinin internet siteleri ile sosyal medya hesaplarına yönelik getirilen erişim engelleri derhal kaldırılsın, damgalama ve keyfi suçlamalara derhal son verilsin.
Saygılarımızla,
Türkiye İnsan Hakları Vakfı