MENÜ
ANA SAYFA
x

2012 Yılı İnsan Hakları İhlalleri Raporu Üzerine Değerlendirmeler

ORTAK AÇIKLAMA
26.03.2013

11 Nisan 2012 günü, 2011 yılı Türkiye ihlal raporunu açıkladığımızda, Türkiye’nin tipik bir polis devleti haline geldiğini belirtmiş, hükümetin otoriter uygulamalarının had safhaya vardığı tespitini yapmıştık. 2012 yılı ihlal raporunun bütününe baktığımızda polis devleti uygulamalarının 2011 yılındaki gibi devam ettiğini görmekteyiz.

2012 yılında otoriter uygulamalar kamuoyu tarafından çok ağır bir şekilde eleştirildiğinden ötürü 3. Yargı Paketi ile haksız ve uzun tutukluluğun önüne geçilmek istenmiş, ancak yargının kötü uygulamaları nedeni ile başarılı olunamamıştır. Bunun yanı sıra cezaevlerindeki aşırı doluluk denetimli serbestlikle ilgili yasal düzenlemelerde yapılan değişiklik ile giderilmeye çalışılmış, 2012 yılında yaklaşık 20 bine yakın insan cezaevlerinden tahliye edilmiştir. Ocak 2013’te yapılan yasal düzenleme ile de yaklaşık 15 bin kişi açık cezaevlerinden tahliye edilmiştir. Hükümetin bu tutumu sorunlara kalıcı çözüm üretmek yerine kısa vadeli çözümleri getirmiş, ancak sorunları temelde çözme iradesini ortaya koyamamıştır. 3. Yargı paketi ile Türkiye’nin 8 bölgesinde bulunan CMK 250. madde ile görevli ağır ceza mahkemeleri yerine TMK 10. madde ile görevli 11 bölgede ağır ceza mahkemelerinin kurulması, özel yargılama sisteminin devam ettirildiğini ve giderek kurumsallaştırıldığını göstermiştir. Hukukun üstünlüğü ilkesine uygun yargı yapılanması gerçekleşmediğinden adil yargılanma hakkı ihlalleri ciddi bir şekilde devam etmektedir. Hükümet yargı yolu ile baskı politikasında esaslı bir değişikliğe gitmemektedir. 3. Yargı Paketi ile yapılan sadece yargıdaki çeşitli kadrolaşmaları bertaraf edip yeni yapılanmaların oluşmasını sağlamak olmuştur. Yargı uygulamaları, AİHS ve AİHM içtihatlarına direnmemin devam ettiğini göstermiştir. Bunu gidermek için hazırlanan 4. Yargı Paketi ise beklentileri boşa çıkarmış, kamuoyu baskısı nedeni ile Parlamentoda alt komisyona havale edilmiştir.

2013 yılında ise PKK Lideri Abdullah Öcalan ile Devlet/Hükümet arasında 2012 yılı sonunda başladığı anlaşılan diyalogun müzakere noktasına gelmiş olmasının çok önemli bir gelişme olduğunu belirtmek isteriz. 2012 yılındaki ağır ihlal tablosuna karşın 2013 yılında  şimdilik yaşam hakları bakımından kısmen bir yumuşama dönemine girilmesi ve Cumhuriyetin demokratikleştirilmesi beklentisinin yükselmesi ihlallerle mücadelede etkili olacaktır. 21 Mart Diyarbakır Newroz’unda Abdullah Öcalan’ın silahların susarak siyasal mücadelenin önemini vurgulaması ve PKK’nin silahlı güçlerinin sınır dışına çekileceğini belirtmesi, PKK’nin 23 Mart’ta ateşken ilan etmesi önemli gelişmelerdir. Bu durum devam ederse başta yaşam hakkı ihlalleri olmak üzere insan haklarının birçok alanında iyileşme sağlanmasına dönük Hükümet üzerinde politika değişikliği yapması ile ilgili baskı oluşturacaktır.

Kürt sorununda demokratik çözüm sürecinin gelişmesi ile birlikte geçmişte yaşanan ağır hak ihlallerinin açığa çıkarılması, adaletin yerine getirilmesi ve mağdurlardan özür dilenmesi noktasında çalışmalar yapılması ve bunun içinde hakikat komisyonunun kurulması gerektiği açıktır. PKK’nin silahlı güçlerinin Türkiye dışına çıkması sürecinde ise bir izleme komisyonunun oluşturularak çekilmenin gözlemlenmesi ve sorunun çözümü noktasında toplumsal barışın tesisine katkı sunacak çalışmalar yapılması gerekmektedir. Unutulmamalıdır ki, Türkiye Kürt sorununun çözümü ile birlikte toplu mezarlar gerçekliği, gözaltında zorla kaybetme vakalarının akıbetinin araştırılması, faili meçhul cinayetlerin aydınlatılması, toplu katliamların sorumlularının açığa çıkarılması (en son Roboski katliamı gibi) boşaltılan köylerin yeniden imar edilerek sahiplerine teslim edilmesi ve köye geri dönüşlerin sağlanması, köy koruculuğu sisteminin tasfiye edilmesi, mayınlı sahaların temizlenmesi gibi gerçeklerle karşı karşıya olduğunu da unutmamalıdır. Böylesi süreçlerde yapılması gerekenin bir hakikat komisyonu kurmak  ve onarıcı adalete başvurulmasının zorunlu olduğu da unutulmamalıdır.

2012 yılı ihlal raporu polis devleti uygulamasının devam ettiğin göstermiş ancak 2013 yılında Kürt sorununda yeniden başlayan barış süreci umutların artmasını sağlamıştır.

YAŞAM HAKKI İHLALLERI

Yaşam hakkı ihlallerini alt başlıklar halinde irdelediğimizde, kolluk kuvvetlerinden kaynaklanan yaşam hakkı ihlallerinin devam ettiğini görüyoruz. 2007 yılında PSVK’da yapılan değişiklikle kolluk kuvvetlerinin silah kullanma yetkisinin kolaylaştırılması, bu ihlallerde yaşanan artışın en önemli sebeplerinden birisidir. Cezasızlık kültürü ile birlikte değerlendirdiğimizde bu konuda bir ilerleme olmamıştır.

Cezaevlerinde ve gözaltı merkezlerinde ölümler devam etmektedir. Cezaevlerindeki hasta mahpusların tedavi edilmemeleri nedeniyle yaşamlarını yitirmeleri iktidarın duyarsızlığını ve cezaevleri için özel bir çürütme politikası uygulandığını ortaya koymaktadır. Cezaevlerinde bulunan 411 hasta mahpustan 124’ü derhal tahliye edilmesi gereken ölümcül hastalıkları olan mahpuslar olup, bunların dışında 121’i çok ciddi tedavi görmeleri gereken ağır hastamahpuslardır. 245 ağır hasta mahpus ağır hastalıkları nedeniyle tahliye edilmeyi beklemekte, ancak tahliye edilmemektedir. Ocak 2013’te kabul edilen 6411 sayılı kanunla yaşamını tek başına idame ettirmeyen hasta mahpusun tahliyesinin toplum güvenliği bakımından tehlike oluşturup oluşturmayacağı kriterine bağlanması siyasal iktidarın bu konudaki katı politikasını devam ettireceğini göstermektedir.

2012 yılında gözaltı merkezlerinde 9 kişinin ölümü polis devleti uygulamalarının ve dolayısıyla cezasızlığın sürdürüldüğünü ortaya koymaktadır. Geçen yasama döneminde TBMM’de bekleyen Kolluk denetimi ile ilgili tasarının acilen yasalaştırılması sorunun çözümüne bir nebze bile olsa katkı sunacaktır.

Köy Koruculuğu Sisteminin devamı beraberinde yaşam hakkı ihlallerini getirmeye devam etmektedir. 2012 yılında köy korucuları tarafından 2 kişi öldürülmüş ve 3 kişi yaralanmıştır. Bu alanda da cezasızlık politikası devam etmektedir. Kürt sorunun demokratik çözümü ile birlikte Köy koruculuğu sistemi mutlaka kaldırılmalıdır.

2012 yılında da mayın ve sahipsiz bomba patlaması sonucu, 8’i çocuk olmak üzere 19 sivilin ölümü ve 85 sivilin yaralanması durumun vahametini ortaya koymuştur. 2009 yılında sadece Suriye sınırındaki mayınların temizlenmesi ile ilgili yasal düzenleme yapılmış ancak asıl sorun yaratan ülke içindeki mayınlı sahaların temizlenmesi ile ilgili hiçbir tedbir alınmamıştır. Türkiye içerisinde 9 ilde sivil yerleşim bölgelerine yakın çok sayıda mayınlı arazi bulunmaktadır. Ottowa Sözleşmesi uyarınca 2014’e kadar temizlenmesi gereken mayınlı arazilerle ilgili hiçbir somut adım atılmamıştır.

2009 yılında Türkiye Cumhuriyeti, Kürt Sorununu resmen kabul etti. Ancak Kürt Sorunu’nun demokratik ve barışçıl çözümü için hiçbir Anayasal ve yasal düzenleme yapılmaması sorunun şiddete dayalı çözümsüzlüğünü derinleştirdi.  2011 yılında 338 olan silahlı çatışmalarda yaşamını yitiren kişi sayısının 2012 yılında 507’ye çıkması durumun giderek kötüleştiğini göstermiştir. 2011 yılında devam eden müzakerelerin kesilmesi silahlı çatışmaların artmasına neden olmuş ve ölüm vakalarında artışlar olmuştur. Kürt Sorununda tanıma ve tasfiye (ötekileştirme) politikası bir an önce terk edilmeli, tanımanın gereği olarak Anayasal ve yasal çözümler konusunda devlet ve hükümet iradesi ortaya konmalıdır. 2011 yılında olduğu gibi 2012 yılında da Kürtlerin sivil itaatsizlik eylemleri yoluyla bu sorunun çözümü konusundaki iradelerini ortaya koyması karşısında, Hükümetin Kürtlere yönelik adı konmamış OHAL uygulaması bir iç çatışma tehlikesi barındırmıştır. Hükümetin adı konmamış OHAL uygulaması 2012 yılında devam etmiştir. 2013 yılı ile birlikte Abdullah Öcalan ile tekrar başlatılan görüşmelerin ilerliyor olması bu sorunun çözümünde tarafların bu sefer güçlü bir irade ortaya koyduğunu göstermiştir.

Kürt sorunun çözümsüzlüğü ile beraber silahlı çatışmaların uzun yıllar devam etmesi ve bir türlü sonlandırılamaması şiddet kültürünün oluşmasına, milliyetçilik ve şovenizmin yaygınlaşmasına sebep olmuştur. Böylesi bir ortam şüpheli polis ve asker intiharlarında da belirgin bir şekilde artış gözlemlenmiştir. 2012 yılında 69 şüpheli intihar vakası tespit edilmiştir. Şüpheli asker intiharlarında bu kadar çok artış olması Türkiye’de yapısal sorunlar olduğunu ortaya koymaktadır.Bunlardan ilki, Türkiye’de vicdani ret hakkının tanınmamış olmasıdır. AİHM Büyük Dairesi’nin 7 Temmuz 2011 günlü Bayatyan/Ermenistan davasında (Başvuru No: 23459/03) vicdani ret hakkı açık olarak tanınmış, bu hakkın sözleşmenin 9. maddesi kapsamında Avrupa Konseyi’ne üye ülkelerin tamamında uyulması gereken bir hak olduğu açıkça ifade edilmiştir. Askerliği kişiliğine ve vicdani kanaatine, inancına veya siyasi/felsefi görüşüne uygun bulmayan gençlerin askeri ortamda bunalıma girmeleri elbette mümkündür ve bunun sonucu ölüm olmamalıdır. Dolayısıyla vicdani ret hakkı bir an önce tanınmalı, askerliği kişiliğine aykırı gören kişilere vicdani ret hakkı tanınmalıdır. İkincisi, Türkiye’deki askeri disiplin ortamı oldukça ağırdır ve genç erkeklerin altından kalkabileceği bir durum değildir. Bu nedenle bu konuda acil düzenlemeler yapılmalıdır. 6413 sayılı ve 31.01.2013 tarihli TSK Disiplin Kanunu ile “Disko” diye tabir edilen hücre hapsinin disiplin cezası olmaktan çıkarılması olumlu bir gelişmedir. Ancak bugüne kadar son 20 yılda intihar ettiği belirtilen 2.221 kişinin intiharında Disko cezasının ne kadar etkili olduğu unutulmamalıdır. Dolayısıyla iyileştirmelere devam edilmelidir. Üçüncüsü, Türkiye’de nefret suçları düzenlenmemiştir. Özellikle askeri bölgelerde etnik veya dini kimliğinden, mezhebinden veya siyasi ve felsefi görüşünden kaynaklı olarak ayrımcılığa maruz kalan askerlerin başına ne geldiğini hepimiz bilmekteyiz. Bu nedenle bir an önce nefret söylemi yasaklanmalı, nefret suçu işleyen herkes yargı önüne çıkarılmalıdır. Dördüncüsü, cezasızlık sorunu özellikle askeri alanlarda işlenen suçlar bakımından had safhadadır. Askeri bölgelerde yaşam hakkı ihlallerine sebep olan suçlar, vücut bütünlüğüne yönelik suçlar ve işkence suçları etkili bir şekilde soruşturulmamakta ve kovuşturma konusu yapılmamaktadır. Şüpheli asker intiharları sayısı şunu ortaya koymuştur. Askeri yargının hiçbir caydırıcılığı olmadığı için ölümler hızından hiçbir şey yitirmemektedir. Ölüme sebep olanlar veya öldürenler hakkında etkili soruşturma ve kovuşturma yapılmadığı için caydırıcılık olgusu ortadan kaybolmaktadır. Bu nedenle ve tabii ki hukukun üstünlüğü ilkesi uyarınca askeri mahkemeler kapatılmalıdır.

Şiddet kültürünün etkisinin yanı sıra Alevilerin ötekileştirilmesi sonucu, Malatya Sürgü’de Alevi bir aileye yönelik linç girişiminin etkili bir şekilde soruşturulup, kovuşturulmaması bu alandaki ayırımcı politikanın devam ettiğini göstermiştir.Alevilere yönelik bu teşebbüslerin yapılabiliyor olması kamu güvenliğinin sağlanamadığını ortaya koymuştur. Nitekim 2013 yılı başında da Afyon Sultandağı’nda, Karabük’te Kürtlere yönelik linç teşebbüsleri ve Sinop ile Samsun’da Halkların Demokratik Kongresi yürütme kurulu üyelerine yönelik teşebbüsler Türkiye’de özel harp unsurlarının iş başında olduğunu da göstermiştir. Bu olaylar vatandaşın güvenliğinin bizzat devlet tarafından kollanan illegal yapılar tarafından ihlal edildiğinin örnekleri olmuştur.

Kadına ve çocuğa yönelik yaşam hakkı ihlallerinde de maalesef artış gözlemlenmektedir. Hükümetin çeşitli kanunlar çıkarma girişimleri ölümlerin önüne geçememiştir. Namus cinayetleri, kadın ve çocuk intiharları ve ölümleri ancak çatışmasızlık ortamında ve şiddet kültürü ile baş edilebilecek bir siyasi kararlılıkta mücadele edilebilecek konular olarak algılanmalıdır.

2011 yılında yaşam hakkı ihlalleri alanında en önemli gelişme, çok sayıda toplu mezarın İHD tarafından açığa çıkarılmış olmasıdır. İHD verilerine göre, 2011’de 253 toplu mezarda 3248 sayıda kişinin gömülü olduğu tespit edilmiştir. Toplu mezarların Minnesota Otopsi Protokolü’ne göre açılması konusunda ortaya siyasi irade konmamıştır.  Toplu mezarların ne şekilde ve nasıl açılacağı belirsizliğini korumaktadır.Bu nedenle 2012 yılında toplu mezarların açılması ile ilgili siyasi iradenin tutumu beklenmiştir.

12 Eylül 1980 Askerî Darbesi dönemiyle başlayan 2004 yılına kadar devam eden süreçte zorla kaybedilenlerin akıbetinin araştırılması ve sorumluların yargılanması konusunda İHD’nin oturma eylemleri ve kampanyaları devam etmiştir. Bu konuda hükümet sessizliğini korumaktadır.

Faili meçhul cinayetlerle ilgili soruşturma dosyalarının zamanaşımının kaldırılması konusundaki İHD ve TİHV kampanyası devam etmektedir. 4. Yargı paketi ile işkencede zamanaşımının kalkacak olması önemli ama eksik bir adımdır. İnsanlığa karşı işlenmiş tüm suçlarda geçmişe dönük olarak zamanaşımı uygulanmamalı, AİHS’in 7/2. Maddesi mutlaka uygulanmalıdır.

Türkiye’deki yaşam hakkı ihlalleriyle etkili olarak mücadele edebilmek için Türkiye’nin Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin yargı yetkisini tanımasını, Birleşmiş Milletler Bütün Kişilerin Zorla Kaybedilmeden Korunmasına Dair Uluslararası Sözleşmesini ve Cenevre Sözleşmelerinin Ek Seçmeli Protokollerini onaylaması gerektiğini bir kez daha hatırlatmak isteriz.

İŞKENCE VE KÖTÜ MUAMELE

2012 yılında da işkence ve kötü muamele, onur kırıcı ve küçük düşürücü davranış ve cezalandırmalarda ihlal iddiaları yaygın bir şekilde ve oldukça fazla yaşanmıştır. 12 Eylül rejimi ve devamındaki silahlı çatışma ortamı Türkiye’de cezasızlık politikasının oluşumunu sağlamış, zamanla bu politika bir kültür halini almıştır. Cezasızlık kültürü ile mücadele edilmediği sürece işkence ve kötü muamele iddialarında bir azalma beklenmesinin mümkün olmadığını belirtmek gerekir. Hükümetin “işkenceye sıfır tolerans” söylemi maalesef sözde kalmış, işkence ile etkin bir mücadele yürütülememiştir. Bunu resmî istatistikler de ortaya koymaktadır.

Adalet Bakanlığı’nın yayınladığı adli istatistiklere göre, 2009 yılında işkence ve eziyet suçlarında 707 kişi sanık olarak yargılanırken, bu rakam 2010 yılında 755 sanığa, 2011 yılında 800’e çıkmıştır. İşkence ve kötü muamelede bulunanların sayısındaki bu artış derneğimizin yılık ihlal raporlarında da açıkça belirtilmektedir. Bu veriler, hükümetin önleme ve yaptırmama görevini yapmadığını ortaya koymaktadır. Buna karşın kolluk kuvvetlerine mukavemet (karşı koyma) diye adlandırdığımız TCK 265. maddeden 2009 yılında 22.195 vatandaşa dava açılırken, bu rakam 2010 yılında 25.497’ye, 2011 yılında ise 27.753’e çıkmıştır. Bu rakamlar cezasızlık kültürünün açık bir şekilde devam ettiğini göstermektedir.

İşkenceye Karşı Sözleşmenin Seçmeli Protokolü(OPCAT) uyarınca Türkiye’nin 27 Ekim 2012 tarihine kadar Ulusal Önleme Mekanizmasını kurması gerekirdi. Bugüne kadar bu mekanizmanın kurulmamış olması kaygılarımızı artırmıştır.2012 yılında insan hakları örgütlerinin muhalefetine rağmen kurulan Türkiye İnsan Hakları Kurumu’nun görevleri arasında işkence ve kötü muamele ile mücadele biriminin bulunması yeterli değildir. Türkiye’nin mutlaka ayrı bir kurum olarak Ulusal Önleme Mekanizmasını kurması gerekmektedir.

İşkence ve kötü muamelenin giderek daha fazla cezaevlerinde ve toplumsal alanda uygulanıyor olması tüm yurttaşlar için açık bir tehdittir. 2012’de işkence ve kötü muamele iddia sayısının 2.571’e çıkması işkencenin yapıldığı yerin yer değiştirdiğini göstermektedir.

DÜŞÜNCE, İFADE VE BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ

Türk Ceza Yasası’nın 134, 214, 215, 216, 217, 218, 220/6,7 ve 8, 222, 277, 285, 288, 300, 301, 305, 314/3, 318 ve 341. maddelerinde;  Terörle Mücadele Kanunu, Kabahatler Kanunu, 2911 Sayılı Kanun, Siyasi Partiler Kanunu, Sendikalar Kanunu, Dernekler Kanunu ve Atatürk’ü Koruma Kanunu’nda bu hak alanını sınırlayan çok özel düzenlemeler bulunmaktadır. 2012 yılında bu düzenlemelerle ilgili hükümet tarafından esaslı değişiklik yapılmamıştır. 3. Yargı paketi ile 31 Aralık 2011 tarihine kadar işlenen propaganda suçlarının erteleniyor olması kısmi bir nefes aldırmış, ama sorunun devam etmesini engelleyememiştir. Adalet Bakanlığı resmi istatistiklerine göre, TCK 301. Maddeden bile 2011 yılında 140 kişi hakkında dava açılmıştır. 2011 yılında TMK’dan dolayı yasa dışı örgüt propagandası yapmak iddiası nedeni ile 11.657 kişi aleyhine dava açılmıştır. Basın mensuplarının görevleri nedeniyle karşılaştıkları soruşturmalar binlerle ifade edilmektedir. İfade özgürlüğü yasakları çok sayıda siyasetçi, sendikacı, insan hakları savunucusu, gazeteci, avukat, aydın ve yazarın, öğrenci ve belediye başkanının “yasa dışılıkla” suçlanmasına sebep olmuştur.

2012 yılında 6.661 internet sitesinin erişimi engellenmiştir. Hükümetin İnternet filtrelemesi yoluyla internet erişimini tümüyle kontrol etme isteği kamuoyu baskısı ile şimdilik yumuşatılmış durumda kalmıştır. Yazılı basının yayınlarının durdurulmasına sebep olan ve AİHM tarafından sürekli eleştirilen TMK’nın 6. Maddesi 3. Yargı paketi ile değiştirilmiş, değişiklik yeterli olmamıştır. 2013 yılı Mart ayında TBMM’ye sevk edilen 4. Yargı paketi ise beklentilerin altında kalmış, umutları başka paketlere bırakmıştır.

TOPLANTI VE GÖSTERI YÜRÜYÜŞÜ HAKKI

2012 yılında da bu hak alanındaki ihlaller adeta zirve yapmıştır. Toplantı ve gösterilere güvenlik kuvvetlerinin yaptığı müdahaleler sonrasında ağır ihlaller yaşanmıştır. Doğu ve güneydoğu Anadolu bölgesi başta olmak üzere kitlesel 424 toplantı ve gösteriye müdahale edilmiştir. Toplantı ve gösteri yapma hakkı ile ilgili ihlallerin gederek kötüye gittiğini Adalet Bakanlığı resmi verileri de teyit etmektedir. Bakanlık verilerine göre 2007 yılında 3.294, 2008 yılında 3.778, 2009 yılında 8.251 kişiye, 2010 yılında11.462 kişiye ve 2011 yılında 13.479 kişiye 2911 sayılı toplantı ve gösteri yürüyüşleri yasasına muhalefet etmekten dolayı dava açılmıştır. Siyasal iktidar eleştiriyi kabul etmemekte, kendisine yönelik eleştiri içeren gösterileri güç kullanarak dağıtmaktadır. Siyasal iktidarın bu antidemokratik tutumunun yanı sıra 2911 sayılı kanuna muhalefet suçunun Yargıtay’daki temyiz dairesinin değiştirilerek 9. Ceza Dairesi yapılması, cezalandırmaların artacağı endişesi yaratmıştır. Ancak, 9. Ceza Dairesi Aralık 201+2 tarihinde aldığı bir kanun yararına bozma kararı ile toplanma ve gösteri hakkının ifade özgürlüğünün özel bir çeşidi olduğu yolundaki açıklaması ile siyasal iktidarın cezalandırma politikasına kısmen de olsa dur demiştir. İHD’nin,2 Nisan 2012 günü açıkladığı, “2012 Newrozunda Yaşanan Hak İhlal Raporu” ile gösteri hakkının kullandırılmadığını ve gösterilere çok sert müdahale edildiğini açıkça ortaya koymuştur.

Gösterilere müdahalede kullanılan biber gazının, aşırı kullanımının kimyasal silah etkisi yaptığı TTB açıklamalarından anlaşılmaktadır. Kimyasal ajanlardan üretilmiş silahların kullanılması durumuna bir an önce son verilmelidir. AİHM, biber gazı kullanımını işkence ve kötü muamele yasağına aykırılıktan dolayı Türkiye’yi mahkum etmiştir. İç işleri bakanının polisin gaz kullanımını teşvik eden açıklamaları işkence ve kötü muamelenin en üst seviyede korunduğunu göstermiştir. 2012 yılında toplantı ve gösterilere müdahalede kullanılan biber gazı kapsüllerinin isabeti ile 4 kişinin yaşamını yitirmesi durumun ne kadar vahim olduğunu göstermiştir.

ÖRGÜTLENME ÖZGÜRLÜĞÜ

2012 yılında 18 dernek hakkında kapatma davası açılmıştır. 68 kere parti ve dernek binalarına kimliği belirsiz kişilerce saldırılar düzenlenmiştir. 2012 yılında özellikle, siyasal partiler rejiminin değiştirilmemiş olması, %10’luk seçim barajının değiştirilmemesi, işçi konfederasyonlarının muhalefetine rağmen yenilenen sendikal haklarla ilgili mevzuatın yeni sorunlar getirmesi ve işkolunun genişlemesi nedeni ile toplu iş sözleşmesi yapacak yetkili sendika sayısının azalması, bu alandaki ihlallerin devam ettiğini göstermiştir.

KIŞI ÖZGÜRLÜĞÜ ILE MAHPUS HAKLARI

Türkiye cezaevlerindeki mahpus sayısının sürekli artması toplum üzerinde uygulanan baskı politikasının somut bir göstergesi olmuştur. 2011 yılı sonu itibarıyla 128.604 olan mahpus sayısı Şubat 2012 itibarıyla 130.617 olmuştur. Bu mahpusların %42,30 tutukludur. Mahpuslar içinde 2.309 çocuk mahpus bulunmaktadır. Bu çocukların 2.100’ü tutuklu olup tutukluluk oranı %90,94’tür. Bu oran Türkiye’de Çocuk Ceza Adalet Sistemi’ne uyulmadığını ortaya koymaktadır. Mahpusların sayısındaki artışa çözüm olarak denetimli serbestlik kanunu ile tahliyeler kolaylaştırılmış ve böylece ilk etapta yaklaşık 20 bin kişi tahliye edilmiştir. Ancak, yıl sonunda sayı yeniden artmıştır. Ocak 2013’te çıkarılan 6411 sayılı kanunla açık cezaevlerinden yaklaşık 15 bin mahpus daha tahliye edilmiştir.

2012 yılı içinde cezaevlerinde yaşanan en önemli gelişme 12 Eylül ile 18 Kasım tarihleri arasında Kürt siyasi mahpusların sürdürdüğü süresiz ve dönüşümsüz açlık grevleridir. İmralı Cezaevindeki tecridin kaldırılması ile anadilde savunma ve eğitim hakkı için başlatılan açlık grevleri en kritik noktada 68. Günde ölümler yaşanmaması için Abdullah Öcalan’ın çağrısı ile sona erdirilmiştir. Açlık grevi süreci İmralı Cezaevine yapılan ziyaretlerle tecridin kırılması ve anadilde savunma hakkının tanınması ile mahpusların talebinin kısmen kabulü ile sonuçlanmıştır.

Adalet Bakanlığının mahpuslar içindeki tutuklu oranının yüksekliğini gizlemek için “hükmen tutuklu” kategorisini kaldırıp, henüz yargılaması bitmemiş ve dosyası Yargıtay’da olan mahpusları “hükümlü” olarak göstermesi ciddi bir hukuk hilesidir. Türkiye’de tutuklu yargılama alışkanlığı devam etmektedir. Türkiye’deki mahpus sayısı 15 Mart 2013 itibarı ile 127.284 olup, son bir yıl içinde yaklaşık 35 bin mahpusun tahliyesi göz önüne alınırsa sayının oldukça yüksek olduğu görülecektir.

Eski DGM’lerin devamı olan CMK 250. Madde ile özel görevli ve yetkili ağır ceza mahkemeleri 3. Yargı paketi ile kapatılmış olup, bunların yerine aynı görev ve yetki ile TMK 10. Madde ile görevlendirilmiş ağır ceza mahkemeleri kurulmuştur. Hukuka karşı hile yapılarak, özel yargılama sistemi daha da kurumsallaştırılarak baskıcı bir ceza sistemi kurulmuştur.

Adalet Bakanlığı verilerine göre 2008 yılında 3.659 kişiye, 209 yılında 4.624 kişiye, 2010 yılında 7.689 kişiye ve 2011 yılında 8.301 kişiye yasadışı silahlı örgüt üyeliğinden dava açılmış olup, 4 yılda toplam 24.273 kişiye dava açılması TMK ve TCK 314. Maddenin ne kadar keyfi ve kötü uygulandığını göstermiştir. Ayrıca 207 ile 2011 yıları arası TMK 6 ve 7. maddelerden yani propaganda suçlarından dolayı 46.231 kişiye dava açılması özel yetkili ve görevli ağır ceza mahkemelerinin siyasal iktidarın ihtiyaçları doğrultusunda çalıştığını da göstermiştir. Adil yargılama hakkı bakımından bu mahkemeler mutlaka kapatılmalıdır.

2012 yılında da nefret suçları düzenlenmediği gibi Ayrımcılıkla mücadele konusunda yeni bir adım atılmamıştır.

2012 yılı kişi özgürlüğü hakkının çok ağır bir şekilde ihlal edildiğini ortaya koymuştur. 2012 yılında 550’si çocuk olmak üzere toplam 12.300 kişi gözaltına alınmış, bunlardan 125’i çocuk olmak üzere toplam 2.788 kişi tutuklanmıştır. Gözaltı ve tutuklamaların çok büyük bir kısmı Kürtlere yönelik olarak ifade ve örgütlenme özgürlüğü ihlali şeklinde yaşanmıştır. Özellikle 14 Nisan 2009 tarihinden beri yaşanan gözaltı ve tutuklamalar çok büyük bir yargı baskısının uygulandığını göstermektedir. 2009 yılında 7.718 gözaltı ve 1.923 tutuklama, 2010 yılında 7.100 gözaltı ve 1.599 tutuklama, 2011 yılında 12.685 gözaltı ve 2.922 tutuklama gerçekleşmiştir. İHD verilerine göre son 4 yılda 39.803  gözaltı ve 9.232 tutuklama yaşanmıştır. Bu rakamların çok büyük bir kısmı Kürtlere ve BDP üyelerine yönelik olarak gerçekleşmiştir.

Halen cezaevlerinde 9’u milletvekili olmak üzere onlarca avukat çok sayıda insan hakları savunucusu, onlarca gazeteci, onlarca belediye başkanı, yüzlerce belediye ve il genel meclis üyesi, yüzün üzerinde sendikacı, yüzlerce öğrenci, öğretim üyeleri, aydın ve yazarlar tutuklu olarak tutulmaktadır.

MÜLTECI VE SIĞINMACI HAKLARI

2012 yılında bu alanda hiçbir somut ilerleme olmamıştır. Yabancılar yasa tasarısı TBMM genel kurulunda görüşülmeyi beklemektedir. Sığınmacılardan alınan yüksek ikamet harcı uygulaması ciddi sorunlara neden olmaya devam etmiştir. Türkiye bir geçiş ülkesi olması nedeniyle 2012 yılında 14.024’ü Suriye’den gelenler olmak üzere toplam 17.540 göçmen ve sığınmacı gözaltına alınmıştır. 2011 yılından itibaren Suriye’den kaçıp Türkiye’ye sığınmak zorunda kalan sığınmacıların yaşadığı sorunlar insan hakları örgütlerinin ortak raporları ile kamuoyuna ve yetkililere bildirilmiştir.

İNSAN HAKLARI SAVUNUCULARINA YÖNELIK BASKILAR

2012 yılında da insan hakları savunucularına yönelik baskılar devam etmiştir. İHD Genel Başkan Yardımcısı Av. Muharrem Erbey’in Aralık 2009’dan beri Diyarbakır’da tutukluluğu devam etmiştir. İHD Diyarbakır Şube yöneticilerinden Rosa Erdede Haziran 2012’de tahliye edilmiş olup Aslan Özdemir’in Nisan 2009’dan beri tutukluluğu sürmüştür. İHD Mardin şube yöneticisi Abdulkadir Çurgatay ile İHD Aydın Şube yöneticilerinin tutukluluğu devam etmiştir. 2012 yılı içerisinde İHD adına Avrupa-Akdeniz İnsan Hakları Ağı Yönetim Kurulu üyesi Osman İşçi 25 Haziran 2012 tarihinde çok sayıda sendikacı ile birlikte gözaltına alınmış ve 28 sendikacı ile birlikte tutuklanmıştır. İHD Mersin Şube başkanı Ali Tanrıverdi 21 Eylül 2012’de tutuklanmıştır. Çok sayıda İHD yönetici ve üyesi hakkında dava ve soruşturmalar devam etmektedir.  Bu dava ve soruşturmalar göstermektedir ki; Türkiye’nin taraf olduğu BM Genel Kurulu’nca kabul edilen İnsan Hakları Savunucularının Korunması Bildirgesi fiilen işletilmemiştir. İçişleri Bakanlığı’nın 2004/139 sayılı Genelgesine rağmen uygulamada baskıların artırılması hükümetin insan hakları yaklaşımının güvenlik eksenli olarak sürdürüldüğünün somut göstergesi olmuştur. İnsan hakları örgütlerinin geri çekilmesi gerektiğini belirttiği Türkiye İnsan Hakları Kurumu yasa tasarısı 2011 yılında yasalaşamadan kadük olmuş, 2012 yılında değiştirilmeden yeniden TBMM’ye sevk edilerek yasalaşmıştır.

Sonuç olarak 2012 yılında insan hakları açısından yukarıda belirtilen başlıklarda somut ve gözle görülür bir şekilde kötüleşmeler yaşanmıştır. Kürt sorununda demokratik çözüm sürecinin yeniden canlanması ile birlikte insan hakları ihlallerinin azalacağı ümidi içerisindeyiz. Ayrıca, yeni ve demokratik anayasa yapım aşamasında 2013 yılında bu kötüleşen tablonun iyileşmesi için insan hakları mücadelemiz sürecektir.

İHD MERKEZ YÖNETİM KURULU

TİHV YÖNETİM KURULU