12 Eylül 1980 askeri darbesinin 39. yıldönümünde yaptığımız ortak açıklamamız aşağıdadır:

Basına ve Kamuoyuna

12 Eylül Yeni Biçimler Alarak Devam ediyor

DARBELERE HAYIR!

Demokrasi, İnsan Hakları, Barış

Hemen Şimdi!

Buradayız, çünkü 12 Eylül darbesi sabah 03.00’de buradan, TRT’den duyurulmuştu.

Üzerinden tam 39 yıl geçti. 1982 tarihli darbe anayasası halen yürürlükte ve darbe anayasası ile hayatımıza sokulan darbe kurumları halen işbaşında. 12 Eylül darbesine karşı olmakla övünen, kısmi anayasa değişikliklerine imza atan ve 12 Eylül’ü tamamen ortadan kaldıracağını söyleyen Ak Parti iktidarı ise; “15 Temmuz darbe girişimi” sonrasında ilan ettiği ve iki yıl süren OHAL ile 12 Eylül’ü daha da pekiştirmekle kalmadı, OHAL döneminde çıkarılan Kanun Hükmümde kararnamelerin Meclis tarafından onaylanarak yasalaşması, 16 Nisan 2017 tarihinde yapılan Anayasa değişikliğinin 24 Haziran 2018 tarihinde yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra yürürlüğe giren maddeleri ve 31 Temmuz tarihinde yürürlüğe giren 7145 sayılı torba kanun ile OHAL’i ve darbe koşullarını süreklileştirdi.

Açıklamamızın devamında 12 Eylül ve 2 yıllık OHAL’de yaşanan hak ihlallerine dair tabloyu kısaca paylaştıktan sonra son bölümde, 7145 sayılı yasa ve darbe koşullarının devam ettiğini gösteren örnekleri paylaşacağız.

Hatırlanacağı üzere;

Darbe 12 Eylül 1980′de ilan edilmiş ve 1982 darbe anayasası ile de kurumsallaştırılmıştı. 1983 yılında kurulan Bülent Ulusu hükümeti ve sonrasında kurulan hükümetler darbeci zihniyetin ve darbe uygulamalarının aracı olmuşlardı. 19 Temmuz 1987 tarihine kadar sıkıyönetim devam ettirilmiş ve sonrasında 1983 tarihli Olağanüstü Hal Kanunu uygulamaya konularak, 30 Kasım 2002 yılına kadar da zaman zaman bölgesel uygulanmış olsa da kesintisiz OHAL uygulaması ile hak ve özgürlüklerimize yönelik saldırılar ve gasplar sürdürülmüştü.

2002 yılında demokrasi ve insan hakları diyerek hükümet olan AKP ise 12 Eylül’e ve darbelere karşı olmakla övünmekten hiç vazgeçmemiş ama 82 darbe anayasası, YÖK, MGK gibi 12 Eylül kurumlarını kaldırmak için anlamlı adımlar atmaya yanaşmamıştı. Uluslararası baskılar ve toplumun demokrasi, özgürlük ve barış taleplerinin baskısıyla zaman zaman darbe anayasasını tamamen değiştirme, darbecileri lanetleme gibi söylemlere yönelmişse de bu söylemlerin sözden öteye geçemeyeceğini de 12 Eylül davası açıkça göstermişti.

Anayasanın 15. maddesinin kaldırılması ve darbecilerin yargılanmasının önünün açılması sonucunda; bir anlamda ‘dağ fare doğurmuş’, göstermelik bir dava açılarak, darbecileri mahkeme salonuna bile getirmeden 7 yıldızlı otellerde ağırlayarak ve milyonlarca mağduriyeti bir davaya hapsedip üstüne zamanaşımı zırhını geçirerek darbecileri korumuş, davayı siyasi çıkar amaçlı bir gösteriye dönüştürmüştü hükümet.

Oysa 12 Eylül darbesi sürecinde işlenen insanlığa karşı suçlar vardı; alelacele ve adil yargılanma ilkelerine riayet edilmeden yapılan yargılamalarla 517 kişiye idam cezası verilmiş ve 50‘si infaz edilmişti; 300 kişi “kuşkulu” bir şekilde ölmüş, 171 kişinin ‘işkenceden’ öldüğü belgelerle kanıtlanmış, 11 kişi gözaltında kaybedilmişti.

1 milyon 683 bin kişi fişlenmiş, 650 bin kişi gözaltına alınmıştı.

14 bin kişi vatandaşlıktan çıkarılmış, 30 bin kişi siyasi mülteci olarak yurtdışına gitmek zorunda kalmış,  30 bin kişi sakıncalı olduğu için işten atılmıştı.

937 film ‘sakıncalı’ bulunduğu için yasaklanmış, 23 bin 667 derneğin faaliyeti durdurulmuş, sırf İstanbul’da 300 gün gazetelerin çıkması engellenmişti.

            31 gazeteci tutuklanmış, 300 gazeteci saldırıya uğramış ve 3 gazeteci öldürülmüştü ve tam 49 ton gazete, dergi ve kitap, sakıncalı olduğu iddiasıyla imha edilmiş, basın özgürlüğünü kısıtlayan 151 yasa çıkartılmıştı.

 

Göstermelik bir dava ve zamanaşımı ile üstü örtülerek tüm bu suçlardan aklandı darbeciler ve devlet. Suçlarıyla yüzleşmedi, cezasını çekmedi. Bu yüzden de hükümet; 2015 Nisan seçimleri sonrasında sokağa çıkma yasakları ile attığı adımı,15 Temmuz sonrasında 20 Temmuz 2016 tarihinde ilan ettiği OHAL ile taçlandırdı ve ülkeyi 12 Eylül’ün ta başına döndürmekte bir beis görmedi.

 

20 Temmuz 2016 tarihinden başlayarak 7 kez süresi uzatılan ve 2 yıl yürürlükte kalan OHAL de  arkasında ağır bir bilanço bıraktı.

Bu süreçte, ikisi cumhurbaşkanlığı seçimlerden sonra olmak üzere 34 Kanun Hükmünde Kararname(KHK) çıkarıldı.

OHAL KHK’ları ile sadece OHAL amacı ve süresi ile sınırlı işler yapılabilecekken bu yasal sınır aşıldı ve pek çok kanunda kalıcı düzenlemeler gerçekleştirildi. OHAL uygulamaları ile telafisi imkânsız mağduriyetler yaratıldı.

Bu KHK’lar ile yaşam hakkından çalışma hakkına kadar pek çok alanda temel haklar ve özgürlükler budandı, kazanılmış haklar gasp edildi.

İşkence, hapishanelerde yaşanan hak ihlalleri, keyfi gözaltı ve tutuklamalar, çalışma hakkı ihlalleri, örgütlenme hakkına ve ifade özgürlüğüne yönelik ihlalleler giderek arttı.

Basına ve kamuoyuna yansıyan, resmi kurumların ve sivil örgütlerin raporlarından derlediğimiz bilançoya göre 2 yıllık OHAL süresince;

  • 125 bin 800 kamu görevlisi meslekten ihraç edildi, 20 bin dolayında memur açığa alındı.
  • 446 bin kişi hakkında adli işlem yapıldı. OHAL nedeniyle tutuklananların sayısı 80 bine yaklaştı, 50 bin civarında kişi adli kontrol şartı ile serbest bırakıldı.
  • OHAL süresince 15 milletvekili tutuklandı,
  • 99 Belediyeye kayyım atandı. Belediye başkanları tutuklandı.
  • 174 medya ve yayın kuruluşu kapatıldı, Türkiye, gazeteci tutuklama konusunda dünyada birinci sıraya yükseldi.
  • Haklarında soruşturma açılanlar ve kamudan ihraç edilenlerin kendileri ve eşlerinin pasaportlarına el konuldu.
  • 7 grev yasaklandı.
  • Hapishanelerde mahpus haklarına ağır sınırlamalar getirildi. Sohbet, arkadaş görüşü gibi kimi haklar tamamen rafa kaldırıldı.
  • OHAL mağduru 50 kişi intihar etti.
  • İş cinayetleri, kadın cinayetleri ve çocuklara yönelik istismar olaylarında ciddi artışlar oldu.
  • Ekonomik kriz derinleşti. İşsizlik ve yoksulluk arttı.

  

Bu ağır bilançoya rağmen OHAL’i sürekli hale getirecek bir yasal düzenleme, 7145 sayılı torba yasa 31 Temmuz’da Cumhurbaşkanı tarafından onaylanarak yürürlüğe sokuldu.

Bu kanunun gerekçesinde; OHAL’in hükümete sağladığı olağanüstü yetkiler ile hak ve özgürlükler üzerindeki baskının OHAL koşullarında olduğu gibi devamını sağlamak gayesi güdüldüğü açık olarak yer aldı.

Temel hak ve özgürlüklerin özüne dokunan, kullanılamaz hale getiren, yaşam hakkı, işkence yasağı gibi temel haklara tehdit oluşturan bu yasa, açıklamanın giriş bölümünde de değindiğimiz üzere OHAL’i olağanlaştırdı ve iktidara bu kez yasa yoluyla kontrolsüz bir güç sağladı. Bu kontrolsüz güçle desteklenen iktidar bugün, idam cezasını geri getirmeyi vaat ediyor.

Bu yasa ve hukuka aykırı idari kararlar ile; Anayasa ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin teminat altına aldığı hak ve özgürlükler, özellikle ifade özgürlüğü ve barışçıl toplantı ve gösteri hakkı neredeyse tamamen kullanılamaz hale getirildi. Galatasaray Meydanı’nda oturan Cumartesi Annelerinin eylemi 700. haftasında yasaklandı. Halen, Galatasaray Meydanı da dahil meydanlar insan hakları savunucularına, kayıp yakınlarına, adalet arayan ailelere dahi yasak.

Bu süreçte, idari ve yargısal kararlarla toplumun tüm kesimleri baskı altına alındı. İşkence vakalarını artırdığı, yasa ve anayasaya aykırı olduğu bilinmesine rağmen 12 güne varan uzun gözaltı süresi uygulaması devam ediyor.

İdari kararlarla ve güvenlik soruşturması sonucunda işten atılmalar devam ederken, ihraç edilenlerin eski görevlerine dönme, uğradıkları haksızlıklara karşı tazminat talep etme hakları yok.

Hapishanelerde yaşanan sorunlar devasa boyutlara ulaştı ve can kayıpları arttı. İdarelerinin engelleme çabasına rağmen hapishanelerden derneğimize yapılan başvurularda yüzde 3 yüze varan bir artış söz konusu.

Cemal Kaşıkçı’nın Suudi Arabistan Konsolosluğu içinde kaybedilmesi ve faillerinin ellerini kollarını sallayarak ülkeye girip çıkmalarına olanak sağlanmasının ardından, kişi özgürlüğü ve güvenliğine yönelik tehditler ve ihlaller daha da görünür oldu. 80’lerden, 2019’a kaçırılma vakalarında kullanılan araçlar beyaz toroslardan siyah transporterlara değişim göstermiş olsa da kaçırılma biçimleri, alıkonulma yerleri, uygulanan işkence yöntemleri neredeyse aynı. Yapılan açıklamalara göre son 3 yılda toplam 27 kişinin ailesi  gözaltında kayıp iddiası ile yetkili makamlara başvuru yaptı. Bunlardan 6 kişinin ailesi kamuoyunda açıklama yaptı ve 4’ü 6 aylık sürenin sonunda kuşkulu bir şekilde ortaya çıkarıldı ancak  Mustafa Yılmaz ile Gökhan Türkmen ve 6 Ağustos tarihinde kaçırılan Yusuf Bilge Tunç’tan halen haber alınamıyor. Bu olayların artışında MİT yasasında 2014 ve 694 Sayılı OHAL KHK’si  ile 25 Ağustos 2017 yıllarında yapılan değişikliklerin etkisinin irdelenmemesi önemli bir eksikliktir.

Diyarbakır, Van ve Mardin belediyelerine hukuki dayanaktan yoksun siyasi kararlarla kayyum atanarak, seçme-seçilme hakkı ve seçmen iradesi gasp edildi.

Haksız yere tutuklanan milletvekilleri ve belediye başkanları halen tutuklu. Akademisyenler, hekimler, öğretmenler , siyasetçiler her an göz altına alınma , işlerinden edilme ihtimali ile yaşamlarına devam ediyorlar. Sudan sebeplerle ve sürekli tekrar eden gözaltı ve tutuklamalarla muhalifler baskı altında tutuluyor, faaliyetleri engelleniyor.

Basın ve internet yasakları, gazetecilere yönelik baskılar devam ediyor. Halen, gazeteci tutuklayan ülkeler arasında birinci sıradayız.

Kişilerin hak ve özgürlüklerinin, can, mal, inanç ve kültürel değerlerinin hukuk kuralları tarafından korunacağına olan inanç olarak ifade edilen, hukuk kurallarının kişiler tarafından öngörülebilir olmasını ve o kuralları uygulayan idarenin işlem ve eylemlerinin de kanunlara uygun olmasını gerektiren hukuk güvenliğinin kalmadığı, adalete ve yargı bağımsızlığına inancın ortadan kalktığı bugün; Anayasa’yla, Anayasa Mahkemesi ve Avrupa insan Hakları Mahkemesi kararlarıyla bağlı olmadığını açıklayan iktidar, faaliyetlerini hukuk dışı alanda sürdürüyor. Üstelik  kamu görevlilerinin faaliyetleri denetim ve hesap verebilirlik dışına çıkarılarak ya da MİT mensuplarında olduğu gibi denetimleri, atamaları sadece Cumhurbaşkanına bağlanarak yargıdan güvenliğe tüm kamusal faaliyetler iktidarın eline teslim edilmiş durumda.

Bugünün tablosu da kısaca bu.

           Tablo net;  OHAL’in adı gitti kendisi süreklileşti ve 12 Eylül devam ediyor.                                                     

Darbeleri önlemek için yapılması gereken bellidir; darbe kurumlarını kapatmak, darbecileri  ve bu vesile ile işlenen her tür suçu cezalandırmak, hak ve özgürlükleri evrensel ölçülerde genişletmek, baskıdan kurtarmak, demokratik ve özgürlükleri esas alan bir anayasa yapılması, hak ihlallerine neden olan yasaların ve sonuçlarının kaldırılması, demokratikleşme yanında barışı sağlamak ve kurumsallaştırmak.

Ak parti iktidarını ; 12 Eylül’e ve darbelere  karşı olduğunu kanıtlamaya çağırıyoruz. 

Her tür darbeye karşı olan biz insan hakları savunucuları; 12 Eylül’e de, devamı olan OHAL’e de OHAL’i ve 12 Eylül’ü süreklileştiren bugünkü yasal düzenlemelere ve iktidar politikalarına da hayır diyoruz.

Darbelere Hayır!

İnsan Hakları, Demokrasi, Barış Hemen Şimdi!

 

İNSAN HAKLARI DERNEĞİ (İHD) İSTANBUL ŞUBESİ

SOSYAL DEMOKRASİ VAKFI (SODEV)

YAKINLARI KAYBOLAN AİLELERLE YARDIMLAŞMA VE DAYANIŞMA DERNEĞİ

(AN YAKAY DER)

TÜRKİYE İNSAN HAKLARI VAKFI (TİHV)

78’LİLER GİRİŞİMİ

HAYVAN HAKLARI İZLEME KOMİTESİ (HAKİM)

EMEKLİLER DAYANIŞMA SENDİKASI

HAK İNİSİYATİFİ DERNEĞİ İSTANBUL TEMSİLCİLİĞİ

 

 

 

Paylaş