Şebnem Korur Fincancı’nın 24.04.2017 tarihinde Evrensel Gazetesi’nde yer alan yazısı…

Türkiye’yi bir kararın eşiğinde bırakıp gitmiştim geçen hafta Amerika’ya. Uçaktan indiğimde öğrendiğim sonuç ise beni yalnızca sonrası için kaygılandırdı ama şaşırtmadı. Kaygım toplumda oluşturulan yarılmaya dair, bu yarılmanın çatışmalı bir hal alması düşüncesi ürkütüyor beni. Her iki kişinin en az bir konuda taban tabana zıt olması bir yana, bu referandumda olumlu ya da olumsuz görüş bildirme biçimlerindeki bazı benzerlikler, ayrımcı, çatışmacı ve şiddeti benimseyen dil ile birleşince toplumun geleceği adına kaygılanmamak, bu süreci barışçıl tutumlarla dönüştürecek mekanizmaların sınırlılığına üzülmemek elde değil.

Ama… Üçüncü büyük muhalefet partisinin eş başkanları dahil milletvekilleri rehin alınmış, olumsuz görüş bildirenlere yönelik saldırılar almış başını gitmişken elde edilen sonuç sistem değişikliğini bu haliyle onaylamayanlar adına başarı ve AKP’nin bugüne dek izlediği politika adına da ciddi bir meşruiyet kaybı olarak göründü oralardan gözüme. Çöküş sürecine girmiş bir siyasi parti daha oldu hayatımızda, diye düşündüm. Bir zamanlar ANAP böyle bir çöküşü yaşamıştı, onu DYP izledi, demek ki sıra AKP’ye geldi. Her üç partinin de ortak özelliği nedir, diye bakınca, kendi çalışma alanım açısından ağır insan hakları ihlallerinde ivme kazanmalarını işaret etmek mümkün görünüyor. Çöküşleri ile ters orantılı bir ihlal davranışı sergiliyorlar. İvme kazanma biz insan hakları mücadelesi yürütenler için çok daha öncesine tarihlense de, Kürt illerinde yaşananlar bir türlü görünür olamadığından toplumda belirgin bir hal alması ancak 2013 yılında Gezi protestolarına yönelik tahammülsüz tutum olmuştu. Sonrası çorap söküğü gibi geldi. Kürtlere yönelik saldırganlık alıp başını giderken, polis şiddetini meşrulaştıran “iç güvenlik” yasası ile hızla yukarılara tırmanıp, OHAL sonrası da cezasızlığı yasalaştırarak taçlandırdılar konumlarını.

Maalesef bu inanılmaz düzeydeki insan hakları ihlalleri toplumda yeterli yankı bulmuyor. Bunda yüzlerce bağımsız haber kaynağının kapatılmış, en ufak muhalif sese tahammülsüzlüğün aynı manşetle gazete çıkartma davranışı geliştirmiş olmasının, üç beş muhalif sesin ise yeterli yaygınlığa ulaşamamasının çok büyük etkisi var. Örneğin ana akımın aynı manşeti attığı ve tetikçiliğe soyunduğu örneklerden birisi de sevgili meslektaşım Dr. Serdar Küni’nin bölgedeki birçok sağlık çalışanı ile birlikte boy boy fotoğraflarının ilk sayfadan “terörist tedavi etme” suçu yaratılarak yayınlanmasıydı. Bu yetmedi, sevgili Serdar’ı bu yaratılan garip suç ile tutukladıkları gibi ilk duruşmasında anlaşıldı ki hakkında ifade verenlerin tamamı bu ifadeleri işkence altında vermiş. İşkence altında alınmış ifadeleri geçerli sayan mahkemenin yanlışını bırakalım hukukçular tartışsın, ama hekimlik ortamına dair söylenecek birkaç küçük sözüm var. Sağlık çalışanlarının özel bir konumu vardır. Bu özelliği bir hekim olarak onur verici bulmuşumdur her zaman. Bizler ihtiyaç içerisinde bulunan kişilere kimlik, aidiyet veya siyasi görüşleri gibi hiçbir unsura bakmaksızın sağlık hizmeti sunma yükümlülüğü olan, o nedenle de doğası gereği her türlü koşulda insan hakları mücadelesinin orta yerinde bulunan bir meslek grubuyuz. Zarar nereden gelirse gelsin, zarar gören kim olursa olsun bizler o zararın onarımı için emek veririz.

Tam da bu nedenle Dünya Tabipler Birliği, Dr. Serdar Küni hakkında 24 Nisan 2017 günü Şırnak 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülecek duruşmayı göz önünde bulundurarak tüm ulusal tabip birliklerini ve uluslararası sağlık ortamını Dr. Küni’nin derhal serbest bırakılması ve tıbbi uygulamalarına dayandırılan suçlamaların hemen ve koşulsuz olarak düşürülmesi için harekete geçmeye, Türkiye’nin, sağlık hakkına erişim, ifade ve toplanma özgürlükleri ve adil yargılanma hakkı dahil olmak üzere insancıl ve insan hakları yükümlülüklerine tümüyle saygı duyması, keyfi gözaltı ve tutuklamalara maruz kalan kişilerin etkili başvuru yolları ve onarıma erişimleri için müdafi olmaya çağırmaktadır.

Gene tam da bu nedenle geçen hafta Nobel Barış ödüllü İnsan Hakları için Hekimler (PHR) örgütü tarafından verilen onur ödülünü almak üzere Amerika’ya gitmiştim. Bu onur verici ödülü tüm dünyada iyi hekimlik değerlerinden yana tutum aldıkları için tehdit altında olan meslektaşlarım ve insan hakları mücadelesi yürütenler adına alırken, insan hakları mücadelesinin ve iyi hekimliği savunan değerlerimizin insanlık değerlerine karşı olanların çöküş sürecini hızlandıracağını,  insanlığın mutlaka kazanacağını ve birbirimize, dayanışmaya her zamankinden daha fazla ihtiyacımız olduğunu bir kez daha anımsatayım.

https://www.evrensel.net/yazi/78951/cokus