MENÜ
ANA SAYFA
x

2003 – Yıllık İnsan Hakları Raporu

ÖNSÖZ

Uluslararası insan hakları tablosunda tarihsel değişimleri ifade eden görüntülerin yer aldığı 2003 yılında Türkiye’deki insan haklarının sorun alanları çeşitli yönleriyle araştırılarak Dokümantasyon Merkezimiz tarafından derlendi. Bu derleme, hükümetlerin değişmesine ve AB’ye uyum adı altında yapılan yasal değişiklik ve düzenlemeleri insan hakları konusunda Türkiye’nin bulunduğu konumu göstermektedir.

Irak’ın İşgali

Irak’ın işgal edilmesi, 2003 yılında kaydedilmesi gereken bir olay olmasının ötesinde tarih boyunca unutulmayacak önemdedir. Bu işgal, gerekçelerinin havada kalması ve Iraklılara uygulanan vahşetiyle insani değerlere ağır bir darbe olmuştur. ABD ve İngiltere’nin iki lideri G.W.Bush ve Tony Blair, işgal kararıyla selefleri Roosvelt ve Churchill’in de katkılarıyla kurulan BM’yi ve BM hukukunun sona erdiğini ilan etmişlerdir. Zira anlaşmazlıkların savaş yoluyla çözülmesi, BM düzeni içinde istisnai bir durum olarak tanımlanmıştır. Şiddet, ancak meşru müdafaa halinde, saldırıya uğrayan tarafça eş zamanlı ve orantılı olma koşullarıyla sınırlı olarak, BM kararı ile başvurulabilir bir yöntemdir.

Ancak, dünyanın tek süper gücü durumundaki ABD’nin başını çektiği koalisyon, “Irak’ın kitle imha silahlarına sahip olduğu”, “Saddam Hüseyin’in El-Kaide ile bağlantısı olduğu” ve “ulusal güvenliklerine bir tehdit oluşturduğu” gerekçelerini müdahale için yeterli saymıştır. İşgal koalisyonu, BM Güvenlik Konseyi kararı olmadan bölgeye asker ve silah yığınağı yaparak orantısız askeri güç kullanmış ve Irak’ işgal etmiştir.

BM denetçilerinin denetime devam edilmesi önerilerini duymazdan gelen koalisyon, Irak’ta kitle imha silahları bulunmadığı yönündeki görüş ve kanıtları da dikkate almamıştır. Almanya ve Fransa’nın öncülük ettiği savaş karşıtı ülkeler ise ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld tarafından “yaşlı Avrupa” olarak nitelenmiştir. 15 Şubat günü Avrupa ve dünyanın çok sayıda ülkesinde on milyondan fazla insanın katıldığı savaş karşıtı mitingler de göz ardı edilmiş; bu eleştiri, uyarı ve tepkiler Irak’ın işgalini önleyememiştir.

Irak’ın işgali; kapitalist ekonominin sömürgeci kurallarının dünya sahnesinde yeniden kullanılmasının Ortadoğu’daki adımıdır ve esas olarak hedeflenen dünya enerji kaynaklarına el koymaktır. Ancak “Saddam Hüseyin rejimini yıkmanın ve Irak devletini yok etmenin gerekçesi olarak ileri sürülen kitle imha silahlarının varlığı kanıtlanmamıştır. Bu durumda tüm uluslararası kuruluşlar ABD ve müttefiklerinden Irak’ın işgalinin hesabını sormalıdır.

12 Eylül Darbesi ve Demokratikleşme

7 Ağustos günü Resmî Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin 4963 sayılı yasa (7. Uyum Paketi) ile 2945 sayılı Milli Güvenlik Kurulu ve Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği Yasası da değiştirildi. 12 Eylül askeri darbesinin ardından oluşturulan Milli Güvenlik Kurulu ve MGK Sekreterliği’nin son 20 yıl Türkiye’nin kaderinde nasıl bir rol oynadığına göz atacak olursak; MGK Yasası, 12 Eylül darbesinin ardından göreve başlayan Bülent Ulusu Hükümeti’nin görevinin sona ermesinden bir ay kadar önce 9 Kasım 1983 tarihinde yürürlüğe sokulmuştur.

“Koruma”, “tedbir alma”, “tehdidi ortadan kaldırma” gibi görev alanları belirleyen bu yasanın uygulama yetkisi MGK Genel Sekreterliği koordinatörlüğünde çalışan Genel Sekretere bağlı, onun emir ve direktifleriyle hareket eden “Toplumsal İlişkiler Başkanlığı”na verilmiştir.

Bu başkanlık;

-Devletin varlığı ve bağımsızlığı, ülkenin bütünlüğü ve bölünmezliği, toplumun huzur ve güvenliği, Anayasal rejimin korunmasında,

-Türk toplumunu, Atatürkçü düşünce, Atatürk ilke ve inkılaplarını milli ülkü ve değerler etrafında birleştirerek, milli birlik ve bütünlüğü sağlayıcı her türlü psikolojik tedbirin alınmasında,

-Anayasa düzenine, milli birlik ve bütünlüğe, Türk milletini Atatürkçü düşünce, Atatürk ilke ve inkılapları doğrultusunda ve milli ülkü ve değerler etrafında birleştirilerek, milli hedeflere yönlendirmeye karşı yurt içi ve yurt dışında oluşan tehdidin etkisiz kılınmasında,

-MGK kararları ile bunlara ilişkin Bakanlar Kurulu kararlarına istinaden gerekli olan psikolojik harekât hizmet ve faaliyetlerini planlar, ilgili bakanlık, kamu ve özel kurum ve kuruluşlarda bu konudaki uygulamaları koordine, takip ve kontrol eder, görevli birimleri planlar.

12 Eylül askeri darbesinden sonra 20 Eylül 1980 tarihinde kurulan Ulusu Hükümetinde Başbakan yardımcılığı yaptıktan sonra 13 Aralık 1983 tarihinde Başbakanlık koltuğuna oturan Turgut Özal Hükümeti’nin ilk icraatlarından biri 10 Şubat 1984 tarihinde MGK Genel Sekreterliği gizli yönetmeliğini kabul etmek olmuştur.

Böylece, bir genel seçim öncesinde hazırlanıp yürürlüğe sokulan “MGK ve MGK Genel Sekreterliği Yasası”nın, gerçekte, olağanüstü bir rejimin, askeri yönetimin devam etmesini güvence altına alan bir hukuksal düzenlemeden ibaret olduğu hükümet tarafından de onaylanmıştır. Bu, Turgut Özal’ın milli güvenlik devleti uygulaması konusunda askeri cunta ile uzlaşması ve Türkiye’deki gerçek hükümetin MGK olduğunun kabul edilmesi demektir.

Yirmi yıldan fazla bir sürede uygulanan bu kanun, siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel yaşamımıza, devlet güçlerinin doğrudan ve sınırsız yetkiler kullanarak müdahale etmesi için olağanüstü yetkiler tanımıştır. Bu dönemde, hükümetler yürütme işlevini yapamamış sivil bir irade ortaya koyamamıştır. Türkiye toplumunun demokratikleşmesinin önü kesilmiştir. Askerlerin siyasal yaşam üzerindeki denetimi sürekli ve kesin olmuştur.

Bu kanunla, MGK’ya, MGK Genel Sekreterliği’ne, güvenlik güçlerine ve asker-sivil bürokrasiye çok geniş yetkiler/görevler verilmiştir. Devlet içinde oluşturulan özel bir yürütme ağı sivil hükümetleri saf dışı bırakmış siyasal yaşamın sivilleşmesi engellemiştir. Bu nedenle iktidara gelen partiler, dünya görüşleri ve programları ne olursa olsun, hükümet olduktan sonra MGK’nın ve Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nin denetimi ve yönlendirmesi altında görev yapmışlardır.

Son yirmi yılda siyasi muhaliflere karşı, bir kısmı “bin operasyon” programı içinde uygulanan faili meçhul cinayetler, yargısız infazlar, kaybetmeler, işkenceler, gözaltında ölümler ile köy yakma/boşaltmalar, milyonlarca insanın zorla göç ettirilmeleri işte böyle, hukuk dışı gizli tutulmuş yetkilendirmeler ortamında gerçekleşmiştir. Güvenlik görevlilerine duraksamadan ateş etme yetkisi bu anlayış çerçevesinde verilmiştir. Yargı, suç işleyen güvenlik görevlilerini bu ortamda soruşturmamış, yargılamamış, aksine koruyarak dokunulmazlığı kural haline getirmiştir. Suçlular “şerefli kahramanlar” olarak nitelenmiş, görevlerinde terfi ettirilerek ödüllendirilmiş, hatta siyasi lider yapılmıştır. “Bin gizli operasyon” yaptığını söyleyen emniyet genel müdürü önce Adalet sonra İçişleri Bakanı yapılmıştır. Muhalif siyasi partiler, sendikalar, dernek ve vakıflar, demokratik kitle örgütleri, insan hakları örgütleri kapatılmış, bombalanmış, etkinliklerine izin verilmemiş, yöneticileri öldürülmüş, kaçırılmış, cezaevlerine kapatılmış, kamu haklarından ve siyasi haklardan ömür boyu yasaklanmıştır.

Bu dönemde Kürtlerin yoğun ve homojen olarak yaşadığı güneydoğu bölgesinde sıkıyönetim uygulamasından OHAL rejimine geçilmiştir. Düşünce, örgütlenme, toplantı ve gösteri özgürlükleri Türkiye çapında Terörle Mücadele Yasası, Türk Ceza Yasası, Basın Yasası, YÖK ve RTÜK yasaları sayesinde kısıtlanmış ve baskı altına alınmıştır. DGM’ler ve askeri mahkemelerde olağanüstü yargı yetkisi kullanmıştır.

Köy korucuları, itirafçılar, Hizbullah, eski tetikçi ülkücüler, JİTEM’in bu psikolojik harekât operasyonlarında, siyasi cinayetlerde uyuşturucu ve silah kaçakçılığında adı çok sık geçmiştir. Susurluk’taki trafik kazasında açığa çıkan “devlet-politikacı-çete” ilişkileri bu dönemin örgütlenmesidir. Devletin özel olarak satın aldığı suikast silahları bu dönemde tetikçilerin eline verilmiştir. “Derin Devlet” kavramı bu yasadışı örgütlenmeleri anlatmak için kullanılmıştır. Bu dönemde derin devletin faaliyetleri denetlenemez ve suçlular hakkında soruşturma yapılamaz hale gelinmiştir.

Türkiye’de demokratikleşme yolunda atılan önemli her adımda statükoyu sürdürmek için yeni kısıtlar da getirilmiştir. 7 Ağustos günü yürürlüğe giren 4963 sayılı yasa ile Milli Güvenlik Kurulu’nun yetkileri daraltılmıştır. Ancak bu defa da MGK’den alınan “psikolojik harekât” yetkisi İçişleri Bakanlığı’na verilmiştir. Böylece İçişleri Bakanlığı bünyesinde kurulan Toplumla İlişkiler Başkanlığı aracılığıyla 81 ilde büro oluşturulmuş ve “toplumsal harekât büroları” ülke çapına yayılmıştır.

Kısaca söylemek gerekirse, her ne kadar yasal birtakım düzenlemelerle MGK’nin yapısı değiştirilse de bürokraside ve aslında tüm devlet örgütlenmesinde, MGK ile vücut bulan zihniyetin değişmemesi hala Türkiye’nin en büyük handikabı olarak varlığını sürdürmektedir.

Türkiye’de Durum

Bu yılın sonunda T.C. hükümetlerinin AB’ye uyum için yaptıkları yasal değişikliklerin ele alınacağı İlerleme Raporu’nun AB Komisyonu’nda görüşülecek olması, içinde bulunduğumuz döneme özel bir önem katmaktadır.

Türkiye’nin AB’ye üyeliği için geçtiğimiz süreçte yedi uyum paketinin TBMM’den geçmesi olumlu bir gelişmedir. Ancak yapılan düzenlemelerin gerçekte “sokaktaki insana” ne kadar yansıdığını anlamak için insan hakları sorun alanlarına göz atmamız gerekir:

Türkiye’deki insan hakları ihlali iddialarını araştırmak ve bu konuda görüş belirtmek üzere sivil toplum örgütleri ve kamu kurum temsilcilerinin katılımıyla 57. hükümet döneminde (Abdullah Gül Hükümeti) kurulan İnsan Hakları Danışma Kurulu 58. hükümet (Recep Tayyip Erdoğan Hükümeti) döneminde göreve başlamıştır. Ancak geçtiğimiz dönemde bir “danışma kurulu” olan İHDK maalesef dikkate alınmamış, çalışmalarda görüşüne başvurulmamıştır. 8 Aralık günü yapılan toplantıda, İHDK’nın yapısını ve çalışma tarzını belirleyen yeni yönetmelik bile İHDK’nın görüşü alınmadan çıkarılmıştır. Sorunların çözümlenmesi için Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’e yapılan çağrı da yanıtsız bırakılmıştır. Türkiye’nin demokratikleşmesine katkı sunmak üzere kurulan İHDK’nın hemen hiçbir konuda görüşüne başvurulmaması ve hükümet kanadından muhatap bulamaması “demokratikleşme” adı altında yapılan düzenlemelerin de ne kadar “samimi” olduğunun bir göstergesi olarak değerlendirilebilir.

Dokümantasyon Merkezimiz tarafından hazırlanan 2003 Türkiye İnsan Hakları Raporu’nun ana başlıkları altında Türkiye’nin genel bir tablosunu değerlendirmek gerekirse;

Tüm ulusal ve uluslararası yasalarda, anlaşmalarda en temel hak olarak düzenlenen “yaşam hakkı”na yönelik ihlallerde son birkaç yılda görece bir azalmadan söz etmek mümkündür. Ancak biz hala yargısız infazların sürdüğü, faili meçhul cinayetlerin işlendiği, insanların kaybedildiği, sorumluların yargı önüne çıkarılmadığı ve cezalandırılmadığı bir ülkede yaşıyoruz.

Merkezimizin belirlemelerine göre, 2003 yılında güvenlik görevlilerinin silah kullandığı olaylarda, cezaevlerinde, yasadışı örgüt saldırılarında, faili meçhul cinayetler sonucunda, sivil çatışmalarda, mayın- bomba patlamalarında ve gözaltı merkezlerinde en az 379 kişi “öldürüldü.”

Baskıların sürdüğü 2003 yılında, cezaevlerinde ölüm orucu, hastalık, intihar, mahkumlar arasında kavga gibi nedenlerle toplam 20 kişi öldü, bir kişi de cezaevinde tedavisi yapılmadığı için tahliye olduktan sonra öldü. Gerek siyasi gerek adli tutuklu ve hükümlüler yıl boyunca sistematik olarak baskılara maruz kaldılar. Tutuklu ve hükümlülerin tedavileri engellendi hem cezaevinde hem de mahkeme ve hastanelere gidiş gelişlerinde kötü muamele ile karşılaştılar. 2000 yılı Ekim ayında F tipi cezaevlerine karşı başlatılan “ölüm oruçları”nda 2003 yılında 2 kişi öldü. Geçtiğimiz yıl ayrıca ölüm orucu eyleminde iyileşmesi mümkün olmayan Wernicke-Korsakoff sendromuna yakalandıkları için serbest bırakılan birçok hükümlü de Adli Tıp Kurumu tarafından “iyileşti” raporu verildiği için yeniden tutuklandı.

Devlet ve hükümet yetkililerinin Türkiye’nin “işkence ayıbından kurtulması” yönündeki açıklamalarına karşın ne işkence sistematik olmaktan çıkartılabilmiş ne de işkence soruşturmalarında etkinlik sağlanabilmiştir.

Yurtdışında da geniş yankı bulan Birtan Altınbaş adlı öğrencinin 16 Ocak 1991 tarihinde gözaltında işkence sonucu ölümü nedeniyle 10 polisin yargılandığı iki ayrı davadan biri, ancak 26 Mart 2004 tarihinde sonuçlanabilmiştir. Dava süresince “devletin resmi koruma verdiği” sanık polis memurlarına bile ulaşılamamıştır. Sekiz polisin yargılandığı davada, dört polis hakkında beraat, dördü hakkında ise 4 yıl 5 ay 10’ar gün hapis cezası verilmiştir.

Gözaltı merkezlerinde işkence ve kötü muamele sürmüş ancak önceki yıllara oranla “şiddeti” azalmıştır. Bunlara ek olarak, “kaçırma”, yani güvenlik görevlilerinin insanları gözaltına almak yerine zorla kent dışındaki ıssız yerlere götürerek sorguladığı olaylarda önemli bir artış görülmüştür.

Merkezimizin derlediği bilgilere göre, 2003 yılında 2 kişi gözaltında öldü, 72’si çocuk olmak üzere 600 kadar kişi de işkence gördü. Ancak, özellikle adli nedenlerle gözaltına alınanların işkence gördüğünü açıklamaktan korkması, “kaçırma” olaylarının kimi zaman basın-yayın organlarına yansımaması, toplumsal gösterilerde dövülenlerin sayısının belirlenememesi/çokluğu göz önüne alındığında bu sayının gerçeğin oldukça altında olduğunun kabul edilmesi gerekmektedir.

2003 yılında TİHV tedavi ve rehabilitasyon merkezlerine işkence nedeniyle 68’i çocuk 925 kişi başvurdu. Adana, Ankara, Diyarbakır, İstanbul ve İzmir’deki tedavi ve rehabilitasyon merkezlerine başvuran bu kişilerden 340’ı 2003 yılında işkence gördüğünü açıkladı.

Düşünce ve örgütlenme hakları konusunda, yıllardan beri süregelen “özgürlük ve haklarla değil, yasaklarla düzenleme” anlayışının değiştirilmesine yönelik bazı yasal düzenlemeler yapılmıştır. Ancak uygulamaya bakıldığında “devlet politikalarına” karşıt görüşleri savunan kişi ve kuruluşlar, yayın organları 2003 yılında da yargılama ve hapis cezası tehdidi altında faaliyetlerini sürdürmüşlerdir.

TİHV’nin belirlemelerine göre, sözlü ya da yazılı olarak ifade edilen görüşler, kitap, gazete, dergi gibi yayınlar nedeniyle en az 774 dava açıldı. Bu davalarda çok sayıda yazar ve gazeteci hapis cezasına mahkûm edildi, yüzlerce gazete, kitap, dergi toplatıldı.

Çeşitli gazete ve dergilere açılan davaların sonucunda toplam 370 gün kapatma kararı verildi. 2003 yılında RTÜK tarafından verilen yayın durdurma cezaları radyo kuruluşları için 240 gün, televizyon kuruluşları için 240 gün olmak üzere toplam 480 güne ulaştı. 2003 yılında da kitapların yasaklanması, yayıncı ve yazarlara yönelik yargılamalar devam etti. 2003 yılında TİHV’nin ulaşabildiği kadarıyla en az 40 kitap hakkında dava açıldı.

AİHM’in DEP’li milletvekillerinin yeniden yargılanmasını öngören kararı da adil olmayan bir şekilde uygulandı. AİHM’in, DGM’nin bağımsız ve adil olmadığı yönündeki kararı hiçe sayılarak yapılan yeni yargılamada DEP milletvekilleri Leyla Zana, Hatip Dicle, Orhan Doğan ve Selim Sadak, bir kez daha 15’er yıl hapis cezasına mahkûm edildi. 21 Nisan 2004 tarihinde sonuçlanan dava ile DEP’li milletvekillerinin 2005 yılı Haziran ayına kadar cezaevinde kalması kesinleşti.

Kürt sorununun çözümüne yönelik ciddi adım atmayan hükümetler, AB’nin adaylık sürecinde gündeme getirilen düzenlemeler, göstermelik olmaktan öteye geçmedi. Olağanüstü Hal Uygulaması’nın sona ermesine karşın bölgede faili meçhul cinayetler, işkence, izinsiz ev baskınları sürmektedir. OHAL’in sona ermesine karşın köye dönüşlerin önündeki en büyük engeli oluşturan koruculuk sistemi kaldırılmamıştır.

Türkiye’nin AB’ye üyelik sürecinde yerine getirmeyi taahhüt ettiği “azınlıkların dil haklarının genişletilmesi” ile ilgili yasal düzenlemeler de geçtiğimiz dönemde bu hakların kapsamı ile ilgili tartışmaların yoğunlaşmasına da neden olmuştur. Gerek yasalardaki değişiklikler gerekse uygulamayla ilgili pratikteki düzenlemenin yönetmelik ve genelgelere bırakılması, “dil yasağı”nın sürmesini beraberinde getirmiştir.

Her ne kadar bizi yönetenler “demokratikleşme” ve “halk iradesi”nden söz ediyorsa da Türkiye’nin bu alandaki çabaları, 1999 Kopenhag zirvesinde “üyeliğe aday ülke” statüsünü kazandıktan sonra başlamış ve demokratikleşme yolunda yedi uyum paketi TBMM’den geçmiştir. 2004 yılının sonunda açıklanacak olan İlerleme Raporu da geçtiğimiz dönemde atılan adımları hızlandırmıştır. Ancak geçtiğimiz dönemde çoğulculuğu reddeden otoriter 12 Eylül Anayasası’nda bazı maddelerinin değişmesine rağmen esasta radikal bir değişiklik yapılmamıştır.

Türkiye’nin önündeki demokratikleşme sorunu ancak asker-polis devlet yapısını ve devletin güvenliğini önceleyen stratejisini değiştirilerek çözülebilir. AKP hükümetlerinin yaptığı olumlu değişiklikler, bu ölçekte baktığımızda yetersiz kalmaktadır. Demokratikleşme ve insan haklarının çokça konuşulduğu bu dönemde; yurttaşların özgürlüklerini güvence altına alan, tekleştirme ve asimilasyon yerine dil, din, etnik, kültürel çoğulculuğa dayalı birlikteliği kabul eden, bağımsız ve yansız yargı güvencesi sağlanmış, sömürü ve yolsuzlukların önü kesilmiş, insan haklarına dayalı bir hukuk devletini gerçekleştirecek atılımlar atılmamıştır.

Bizler insan hakları savunucuları olarak demokratik bir anayasa hazırlanmasının gerekliliğine inanıyoruz. Bu dönemde biz insan hakları savunucuları ve demokratik kitle örgütlerine önemli görevler düşüyor. İş birliği ve dayanışma artırılarak oluşturulacak örgütlü bir toplum, “demokratikleşme ve insan hakları”nın gelişimini hayatın her alanında gerçekleştirebilecektir.

 

Yavuz Önen

TİHV Başkanı